1- Heyeti Temsiliyenin Ankara'ya Gelmesi

Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 21:38

Ankara'ya Geliş

Resim
Baylar, Meclisi Mebusan'ın İstanbul'da toplanmasını önleyememek zorunluğu üzerine, İstanbul'da toplanacak Mecliste, "yurdun bütünlüğünü, devletin ve ulusun bağımsızlığını güven altına alma amacımızı korumak ve savunmak için birleşik ve dayançlı bir grup meydana getirmeyi" tek çare olarak düşündük.

Bunun sağlanması için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 günlü yönerge ve genelgede, milletvekillerinin belli yerlerde grup grup toplanarak görüşecekleri önemli noktalardan biri olarak bu konuyu ele almıştık.

Gene o zaman düşündük ki, bu grubun kurulmasını sağlamak için her sancaktan birer milletvekilini Eskişehir'e çağıralım. Eskişehir üzerinden trenle İstanbul'a gidecek milletvekillerini de, çağıracağımız milletvekilleriyle birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir'e giderek, genel bir toplantı yapıp işleri enine boyuna görüşelim, Bu arada milletvekillerinin İstanbul'da güvenliğiyle ilgili önlemleri de söz konusu etmek istiyorduk.

Fakat bundan sonra açıklayacağım nedenlerle, toplantıyı Ankara'da kalarak yapmayı yeğledik. Daha bir ay kadar Sivas'ta kaldıktan sonra artık Ankara yolunu tuttuk.

Ankara'ya gelişimizi 27 Aralık 1919 günlü, şu açık bildirimle her yere duyurduk:
Resim
Sivas'tan Kayseri yoluyla Ankara'ya gitmek üzere yola çıkan Heyeti Temsiliye , bütün yol boyunca ve Ankara'da, büyük ulusumuzun sıcak ve içten yurtseverlik gösterileri içinde bugün buraya geldi.

Ulusumuzun gösterdiği birlik ve dayanç, ülkemizin geleceğini güven altına alma konusundaki inancı sarsılmaz bir biçimde destekleyecek niteliktedir.

Şimdilik heyeti temsiliye merkezi Ankara'dadır. Saygılarımızı sunarız efendim.

Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
2 Ocak 1920 günü, Cemiyetin Merkez kurallarına, Hacıbektaş'ta Çelebi Cemalettin Efendi'ye, Mutki'de Hacı Musa Bey'e ayrıca bir bildirim yaptık.

Bu bildirimimizin içindekiler ve yazılış biçimi şöyleydi:
... Yolculuğumuz sırasında görüp incelediklerimiz bizlere, gerçek koruyucu Ulu Tanrı"nın yardımı ile meydana gelen ulusal birliğimizin dayanağı olan ulusal örgütün kök salmış ve ulusun ve ülkenin geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir güç ve erk durumuna gelmiş olduğunu sevinçle gösterdi.

Dış durum, bu ulusal dayanç ve birlik yüzünden Erzurum ve Sivas Kongresi ilkelerine göre ulusa ve yurda elverişli bir şekle girmiştir.

Kutsal birliğimize, dayanç ve inancımıza güvenerek yasal isteklermizin elde edileceği güne değin direnerek çalışılması ve bu bildirimimizin köylere varıncaya dek bütün ulusa duyurulması rica olunur.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai
Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi adına
Mustafa Kemal




Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 21:41

Kazım Karabekir Paşa Heyeti Temsiliye'nin Ankara'ya Gitmesinden Yana Değildi


Baylar, Heyeti Temsiliye merkezinin Ankara'ya taşınması düşüncesi oldukça eski idi. Bu düşünce, ilk ortaya atıldığı sıralarda Kazım Karabekir Paşa'dan gelmiş olan bir teli olduğu gibi burada bildireceğim:
Şifre Erzurum'dan,
3 Ekim 1919


Üçüncü Kolordu Komutanlığına


Heyeti Temsiliye'ye : Kuvayi Milliye'yi temsil eden yüksek Kurulun, değil Ankara'ya gitmek, Sivas'ın batısına bile geçmemesi düşüncesindeyim. Çünkü, doğu illerinin Kuvayi Milliyesi olan Kurulun bütün bütün uzaklaşması, dolayısıyla bu illerin örgütsüz kalmasına yol açacaktır. Bundan başka, şimdiye değin tam yasal ve mantıklı olarak yönetilmekte olan ulusal eylemin, öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımızın yaptıklarını göz önünde tutarak, belli bir yerde korunması için Heyeti Temsiliye'nin Sivas'tan batıya geçmemesi düşüncesinde bulunduğumu bilgilerinize sunarım.

On Beşinci Kolordu Komutanı
Kazım Karabekir
Böyle bir telin, gerçek olamayacağı yargısına varmak istedim. Fakat ne çare ki, bu şifre tel Erzurum'dan, Sivas'taki Üçüncü Kolorduya çekilmiştir. Açılan şifrenin altında "Açıldı. Fethi 4/5 Ekim" (Aslındaki "minh" (s.346) özdeş ay (Ekim)i anlatır.) yazısı ve imzası olduğu halde Üçüncü Kolordudan bize gönderilmiştir.

Baylar, Kâzım Karabekir Paşa, çağrımız üzerine Sivas'a geldikten ve bizimle görüştükten sonra, hiç kuşku yok, bu telle önceden bildirdiği düşünce ve görüşünün yerinde olmadığını görmüş olacaktır. Fakat, bu düşünce ve görüşteki yanlışlığı anlamak için ille yüz yüze gelip görüşmeye hiç de gereklik olmayacağı apaçık bir şeydir. Bu düşünce ve görüşün dayandığı nedenlere şöylece bir göz atmak, onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım.

Başta, Heyeti Temsilye'nin yalnız doğu illerinin Kuvayi Milliyesi olmadığı ya da o örgütleri temsil etmediği; belki bütün ülkenin -Anadolu ve Rumeli'nin- Kuvayi Milliyesini temsil ettiği çoktan bilinmiş bulunmak gerekti. Özellikle bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı tartışmaları olmuştu. Bir de, Heyeti Temsiliye'nin Sivas'tan Ankara'ya taşınması, doğu illerinin örgütsüz kalmasını gerektirecek bir etmen olamazdı. Heyeti Temsiliye'nin, doğu illerine Sivas'tan telle verdiği buyrukları ve yönergeleri Ankara'dan da eskisi gibi verebileceği kuşku götürmezdi.

Fakat, Heyeti Temsiliye'nin, doğu illerinden daha çok batı illerine, İstanbul'a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı nedenler elbette, çoktu. İlkin, batı ve güneybatı illerimizden, eylemli olarak işgal altına alınmış olanlar vardı. Bu illerimize giren düşman karşısında sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların kuvvetlendirilmesini sağlamak gerekti.

Oysa, doğu illerimizde, böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir eylemli tehlike de doğabileceğe benzemiyordu. Uzak bir olasılığa göre, sözgelimi, doğudan Ermenilerin eylemli bir saldırıda bulunacağı kabul olunsaydı bile onun karşısında, Kuvayi Milliye ile güçlendirilmesi kararlaştırılmış olan On Beşinci Kolordu, kendilerinin komutasında hazır bulunuyordu. Fakat, İzmir cephelerinde türlü yöntemde komutanlıklar, türlü nitelikte kuvvetler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen dokuncalı etkiler vardı. Adana işgaline karşı daha cephe kurulamamıştı.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 21:42

Genel Durum Yönetme Sorumluluğunu Üstüne Alanlar En Önemli Hedefe ve En Yakın Tehlikeye Elden Geldiğince Yakın Bulunmalıdırlar


Şu halde, yol ve yöntem odur ki, genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu yüklenenler, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiğince yakın yerde bulunurlar. Yeter ki bu yaklaşma, genel durumu gözden uzak bırakacak ölçüde olmasın.

Ankara bu koşulları üzerinde toplayan bir noktaydı. Her halde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir'e, Nazilli'ye ya da Karahisar'a (Afyon'a) gitmiyorduk, Fakat, cephelere ve İstanbul'a demiryolu ile bağlı ve genel durumu yönetme bakımından Sivas'tan hiçbir ayrılığı olmayan Ankara'ya gelecektik.

Meclisi Mebusan'ın İstanbul'da toplanması zorunlu görüldükten sonra ise, Ankara'ya gelmenin ne denli yerinde ve yararlı sayılması gerektiğini açıklamayı gerekli görmem.

Baylar, Heyeti Temsiliye'nin Ankara'ya taşınmaması için nedenler ortaya konulurken bu arada, hele "Öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan" söz edilmiş olmasından hiçbir anlam çıkaramadım. Gerçekten, kendisinin dediği gibi düşmanlar bizim hangi davranışımızı, hangi girişimimizi iyi görmüşlerdir ya da görebilirler ki ona göre davranalım.

Eğer bu düşünce ve görüşe yol açan: "İstanbul'da ulusal isteğe uygun davranan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Meclisi Mebusan da orada toplanarak ulusun ve ülkenin alınyazısını denetlemeye başladıktan sonra, Heyeti Temsiliye'nin batı cepheleriyle, Meclisi Mebusan ile ilgi ve ilişki kurmasına ne gereklik kalır.

Öyle ise Heyeti Temsiliye'nin yalnız doğu illerinin örgütleri ile ilgilenmesi ve bununla yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?" gibi bir düşünce ve görüş idiyse, bir ölçüye dek üzerinde durulabilir. Fakat böyle olunca da, genel durumu ve olaylarla koşulların gerçek yüzünü görüşte ve anlayışta Heyeti Temsiliye ile Kâzım Karabekir Paşa arasında doldurulamayacak bir hendek olduğunu kabul etmek gerekir.

Heyeti Temsiliye'nin Ankara'ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında daha çok durularak belki, ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün kaynağı ve kökeni daha iyi kavranabilirse de bizim şimdilik buna ayıracak zamanımız yoktur.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 21:48

Yeni Milletvekilleriyle Ankara'da Görüşme


Baylar, bundan önce söylediğim gibi, bir iki günlük bir toplantı ve görüşme isteğiyle milletvekillerini çağırmak için ilk yazdığımız telde -ki bu tel örneğini, bir resmi yazı biçiminde, basılı olarak da postayla göndermiştik- amaç bildirildikten sonra: "Heyeti Temsiliye'nin bulunacağı bir yerde toplanılacak; toplantı zamanı ise, gönderilecek milletvekillerinin adları ve adresleri belli olduktan sonra haberleşerek kararlaştırılacaktır. Heyeti Temsiliye, kısa sürede İstanbul'a yakın bir yere gidecektir." denilmişti. (belge: 213)

Ankara'ya varışımızda, Ankara-Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan, önceki bildirimimize 29 Aralık 1919 gününde yaptığımız bir ekte, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara'yı gösterdik ve genelge ile bildirdik. Bu genelgenin bir maddesi de, öteki milletvekillerinden olabildiğince çok kişinin görüşmelere katılmasının pek çok istenmekte olduğu yolunda idi. (belge: 214)

Baylar, sonucunun pek çok yararlı olacağını umduğumuz bu iyicil ve yurtseverce girişimin bile, İstanbul Hükümeti üyelerince önüne çıkıldığını bilginize sunarsam şaşmazsınız sanırım.

İzin verirseniz, bu noktayı biraz açıklayayım: Biz milletvekillerini Ankara'ya çağırırken onlar da birtakım kişilerin bu çağrıya gelmemelerini ve tasarlanan toplantının yapılmamasını sağlamak için, karşı önlem alıyorlar ve girişimde bulunuyorlarmış. Kimi milletvekillerinin çektikleri teller üzerine bu işi anladık. Örneğin, Burdur Milletvekili Hüseyin Baki imzalı ve 29 Aralık 1919 günlü şöyle bir tel geldi:

İstanbul'da toplanan milletvekilleri adına Aydın Milletvekili Hüseyin Kâzım imzasıyla Teftiş Kurulu Başkanlığına gelen telde, en hızlı araçla İstanbul'a gelmekliğimi pek çok gerekli olduğu duyurulmakta ve bugün Dahiliye Nazırlığından gelen telde de yola çıkmaklığım bildirilmekte.

Bundan önce Heyeti Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nden gelen buyruk ve bildirim üzerindeki görüşümü açıklayıp bilginize sunduğum halde şimdiye dek bu yolda bir buyruk almadığımdan sizlerden haber gelmesini önemle beklemekteyim efendim.


Akdağmadeni Milletvekili Bahri imzalı ve gene özdeş günlü bir telde de:

Aydın Milletvekili Hüseyin Kâzım imzasıyla gelen telde milletvekillerinin en hızlı araçla İstanbul'a gelmeleri bildiriliyorsa da Heyeti Temsiliye üyeliğine seçilen milletvekillerinin mi yoksa bütün milletvekillerinin mi çağrıldığı pek anlaşılmamıştır. Tutacağım yolu bildirmek iyiliğinde bulunmanızı çok rica ederim. Buyruk sizindir.

Baylar, buna benzer teller arka arkaya geldi. Bunlardan kolayca anlaşılıyordu ki milletvekili arkadaşlar, Heyeti Temsiliye ile İstanbul Hükümetini ve İstanbul'dan bütün milletvekillerini çağırma yetkisini kendinde görebilen kişileri, ortak amaçta birbiriyle anlaşmış ve uyuşmuş sayıyorlardı. Hükümetin ve sözü geçen kişilerin olumsuz niyetlerini akıllarına ve hayallerine bile getirmiyorlardı. Olsa olsa, bizimle İstanbul'daki kişiler arasında yeni kararlaştırılmış bir durum bulunduğunu ya da, düzenleme bakımından arada bir yanlışlık olabileceğini sandıkları ve öyle kabul ettikleri, bildirişlerindeki temiz yüreklilik ve içtenlikten anlaşılmaktaydı.
Bize başvuran milletvekillerine, verdiğim yanıt şuydu:

Hüseyin Kâzım Bey'in bildirdikleri ile bizim hiçbir yönden ilgimiz yoktur.

Adı geçenin, durumu iyice bilmediği anlaşılıyor. 17 ve 29 Aralık 1919 günlü tellerimiz uyarınca iş görülmesi, ulusumuzun ve yurdumuzun yararına daha uygun olduğundan gereğinin tez elden yapılmasını ve Kâzım Bey'in kendi kendine, yapmış olduğu bildirime uygun düşecek bir karşılık verilmesini ve sonucun bildirilmesini rica eder, saygılarımızı sunarız efendim.

Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Bütün milletvekillerine de şu genelgeyi yazdık:
Ankara, 30 Aralık 1919

Aydın Milletvekili Hüseyin Kâzım Beyefendi'nin sayın milletvekillerinden kimilerine, tez elden İstanbul'a gitmeleriyle ilgili teller çektiği anlaşıldı. Bu girişim; adı geçen kişinin, durumu iyice bilmediğini gösterdiğinden kendisine durum anlattırıldı ve ..... gün ..... sayılı bildirimler üzerine bilgi verdirildi. Bunun için Heyeti Temsiliye'ce rica edildiği gibi, Heyeti Temsiliye üyesi olarak seçilmiş milletvekilleriyle öteki milletvekillerinden görüşmelere katılmak isteyen sayın kişilerin, Ocak ayının beşinden başlayarak Ankara'ya buyurmaları, yeniden açıklanarak rica olunur.

Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
30 Aralık 1919 günlü şifre ile de İstanbul'daki örgütümüze: "Hüseyin Kâzım Bey'in girişiminden söz ettikten sonra bizim bildirimlerimizin kendisine duyurulmasını ve görüşmelere katılmak istiyorsa lütfen tez elden Ankara'ya buyurup gelmeleri gerektiğinin anlatılmasını" bildirdik. (belge: 215)

Baylar, biz İstanbul'daki örgütümüzden haber beklerken, karşımıza bir kişi çıktı. Bunun kim olabileceğini kestirmede güçlük çekmezsiniz sanırım. Bildiğiniz gibi, hem bizim İstanbul'da delegemiz, hem de nazır olan bir kişi:

Cemal Paşa Evet, 1 Ocak 1920 günlü şu tel "Harbiye Nazırı Cemal Paşa" imzasıyla geliyordu:
Yirminci Kolordu Komutanlığına


Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne: İstanbul'da bulunan milletvekillerinden bir grubun bize başvurarak verdikleri yazılı isteklerini, olduğu gibi aşağıda sunuyorum:

1- Meclisi Mebusan'ın bir an önce toplanması çok gereklidir. Şu sırada kimi milletvekillerinin Ankara'ya çağrılmaları, Meclisin tez elden açılmasına engel olacaktır.

2- Bu durumun ve yapılan çağrının ortaya çıkaracağı kötü yorumlar arasında yabancıların en çok dikkatini çekecek olanı, yasama gücünün başka kuvvetlerin etkisi altında iş görmekte olduğu sanısıdır. Bu, kesinlikle içte ve dışta elbette pek büyük bir güvensizlik doğuracaktır.

3- Böyle bir durum ve davranış karşısında Meclis kendisinden beklenen hizmetleri yapamayacaktır.

4- Daha önceleri yapıldığı gibi, milletvekilleriyle konuşmak ve ilişki kurmak üzere geniş yetkili bir kişinin, delege niteliğiyle İstanbul'a gönderilmesi, istenilenin sağlanmasına yetecektir.

5- Çağrılan milletvekillerinin Ankara'ya gidişlerinin geri bırakılması ve orada toplananların da hemen İstanbul'a gelmeleri için yeniden ve tez elden bildirim yapılması beklenmektedir.

Harbiye Nazırı
Cemal
Baylar, böyle bir davranma ve bildiride bir içtenlik ve soyluluk görüyor musunuz? İlkin, bizim, milletvekilleriyle toplanma kararımız ve bununla ilgili bildirimiz, bundan bir buçuk ay öncesinden beri bilinmekteydi. Eğer bu girişimimiz, yurt yararına gerçekten uymaz ve sakıncalı görülmüş idiyse, güdülen ulusal amaçta bizimle birlik olduklarını ileri sürmekte bulunan bayların ve hükümetin, bizim çağırdığımız milletvekillerine, İstanbul'a gelmeleri için tel çekmeden önce bizimle anlaşmaları; hiç olmazsa düşüncelerinden ve girişimlerinden bize bilgi vermeleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya İstanbul'a gidişlerini çabuklaştırmak için Denetleme Kurulu Başkanlıkları aracılığıyla Şeyh Muhsini Fâni'nin (Hüseyin Kâzım Kadri'nin takma adı) ve Dahiliye Nazırının imzalarıyla taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak ve oldubittiler yaratarak bizim girişimimizi sonuçsuz bırakmağa kalkışmak doğru muydu?

İkincisi, baylar, seçimi yenileme işi aylarca ve aylarca yapılmayıp yasaya göre belli süre çoktan geçirilmiş olduğu sıralarda hiç de tezcanlılık göstermeyi aklına getirmeyen bu baylar, bizim Erzurum'dan, Sivas'tan beri yaptığımız sonu gelmez girişim ve çalışmalarımızın bir başarısı olarak gerçekleştirilebilen yeni seçimlerden sonra, ayrıca araya girip izleyerek her birinin milletvekili seçilmelerini sağladıktan sonra, çok çok üç beş gün gibi az bir gecikme üzerine böyle tezcanlılık göstermeli miydiler? Hele bu gecikme, büyük bir ülkünün gerçekleştirilmesi; özellikle İstanbul'da toplanma aymazlığını gösterenlerin kendi güvenlikleri ile ilgili önlemlerin alınması yollarını görüşmek amacıyla olursa, bu bayları bu denli ivediye sürüklemeli miydi? Hiç bir önlem ve karar almadan, bir an önce horlanmaya ve rezilliğe koşup gitmek neden ileri geliyordu?

Üçüncüsü, baylar, temiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak, İstanbul'da kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve aşağılama çemberine tez elden sokmak isteyen bu baylar, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinden değiller miydi? Bu ulusal derneğin üyesi bulunmuyorlar mıydı? Bir derneğin üyeleri, milletvekili oldukları halde bile, derneğin önderleriyle görüşerek en sonunda saptanacak programa göre iş görmek zorunda değil midirler? Dünyanın her yerinde, bütün uygar toplumlarda bu, böyle değil midir?

Bir grubun, bir partinin kendi önderleriyle görüşmesinden ve ilişki kurmasından, yasama gücünün, başka kuvvetlerin etkisi altında iş görmüş olduğu sanısının doğacağı kuruntusundan ve bunun yabancıların dikkatini çekeceğinden niçin korkuluyordu? Bu baylar, seçimin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan örgütün etkisinde kalmış görülmeyi, yüksek şeref ve onurlarıyla bağdaşmaz mı buluyorlardı?

Milletvekillerinin, yurt içinde, güçlü bir ulusal örgüte bağlı olduklarını ve o geniş örgütün saptadığı belirli amaçlardan ayrılamayacaklarını ve her olasılığa karşı, o örgütün etkisi altında bulunduklarını açık bir vicdan ve açık bir alınla ortaya koymanın, asıl bunun, içte ve dışta en büyük güveni ve saygıyı sağlayabileceğini, bu baylar anlayamıyorlar mıydı?

Ve dahası, böyle bir vicdan ve inanç sağlamlığı içinde belirli ulusal amacı gerçekleştirme yolunda, her tehlikeyi göze almaya hazır bir durum ve davranış alınmadıkça Meclisin, kendisinden beklenilen hizmetleri yapamayacağını anlamak, kahinliğe mi yoksa, yapıldığı gibi, saldırı ve aşağılamaya uyuşukçasına boyun eğmeye mi bağlı idi?

Bu baylar, benim milletvekilleriyle aracısız görüşmemi istemiyorlar; hükümet ve kimi baylar, benim İstanbul'a gitmemi de uygun görmüyorlar. Ancak, geniş yetki ile bir delegenin gönderilmesini öğütlüyorlar. Doğrusu bu noktadaki akıllarına ve anlayışlarına diyecek yok! Bizim gönderdiğimiz delegeler değil miydi ki milletvekillerinin düşman pençesine girmesinde en çok etkili olmuş ve sonunda kendilerini bile savunmak için önlem ve çare bulmakta güçsüz olduklarını tanıtlamışlardır?

Milletvekillerini kendi başlarına çağırmada, aldatmayı ve olupbittiye getirmeyi başaramadıktan sonra, bize bildirim yaptırmayı istemekte gösterilen yumuşaklık da pek ince değil midir baylar?

Saygıdeğer baylar, bu sözünü ettiğim tele yanıt olarak, ilkin şu kısa şifreyi yazdım:
5 Ocak 1920


Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne


Y: Önergeyi veren milletvekillerinin adlarının ve bu önergeyi kime verdiklerinin bildirilmesini bekliyoruz efendim.

Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Harbiye,
6 Ocak 1920


Ankara'da Yirminci Kolordu Komutanlığına


Y: 5 Ocak 1920 Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne: Milletvekillerinin adları şunlardır: Hüseyin Kâzım, Tahsin, Celâlettin Arif, Hamit... ve başkalarıdır. Bana getirenler baştaki iki kişidir.

Harbiye Nazırı
Cemal
Baylar, sonradan bize verilen bilgiye göre, bana tel çeken kişiler, milletvekillerinden bir topluluk değildi. Sadrazam, kendi tanıdığı Hakkı Bey adında bir kişiyi -Siverek Milletvekili olduğunu öğrenmesi üzerine- ve Hüseyin Kâzım Bey'i, yanına çağırarak, bana kısa bir tel yazdırmış. Bu teli kimi kişilere elden imza ettirmişler. Şifreli gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin beyler Cemal Paşa'ya götürmüşler.

Demek, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telyazısı, sonradan uydurulmuştur. Aslına bakılırsa, önergeden söz edildiği halde bunun sunulduğu katın daha var olmaması da bu işte dolap ve özel erek olduğunu göstermeye yeterdi. Meclis yeni açılmıştı ve Meclis Başkanlığı daha görevine başlamış değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa'nın bu telini aldıktan sonra, şu şifre teli yazdım:
Ankara, 9.1.1920


Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne


Hüseyin Kâzım, Tahsin, Celâlettin Arif, Hamit beyefendilere: Ankara'ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağı üzerine, Harbiye Nazırı Paşa Hazretleri aracılığıyla bildirilen görüşlerinizi öğrendik. Konu, yurdun ve ulusun varlığı ile ilgilidir. Meclisi Milli'de ulusal örgüte dayanan güçlü grup kurulmaz ve Sivas Genel Kongresiyle ulusun bütün dünyaya duyurduğu kararlar, büyük çoğunlukça bir inanç ve bir ilke olarak benimsenemezse, ulusal hizmetimizin sağlayacağı başarı boşa gider. Ülke bir felâkete uğrayabilir.

Bundan dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandaları bizim için uyulacak ilke olamaz. Amaç, ulusun esenliği ve yurdun kurtuluşudur. Bir iki günlüğüne buyurmanız ve karşılıklı görüşerek ülkü birliğine varmamız bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.

Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal





Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 22:23

Bayburt'ta Bir Yalancı Peygamber


Saygıdeğer baylar, İstanbul'un, değindiğimiz ve açıkladığımız can sıkıcı durumuyla uğraşırken, yurdun doğu ucunda da bir yalancı peygamberin ortaya çıkardığı önemlice ve kanlı bir olay geçiyordu. Bu konu üzerine On Beşinci Kolordu Komutanlığından birçok raporlar geliyordu. Bayburt'a dört saatlik yerde "Hart Köyü" vardır.

Bu köyde oturan Eşref adında bir şeyh, halka Şiilik aşılıyormuş. Buna üzülen Bayburt Müftüsü ve hocalar, Şeyhi çağırarak sorguya çekmek için meydana getirdikleri bir kurulu Hart'a göndermişler ve yerel hükümet adına Şeyhi çağırmışlar. Şeyh bu çağrıya gelmemiş. Hükümetçe, 50 kişilik bir birlik gönderilmiş. Buna büsbütün kızan Şeyh, müritlerini başına toplayarak birliğe saldırmış; silahlarını ve cephanesini almış; erlerini ve subaylarını tutsak etmiş ve kimilerini de şehit etmiş.

Bunun üzerine, çevredeki bazı birlikler, Bayburt' a gönderilmekle birlikte, işin kan dökülmeksizin barış yoluyla bir sonuca bağlanması yeğ tutulmuş. Şeyhin yanına hocalardan ve üst subaylardan meydana getirilen birkaç kurul gönderilmiş. Hükümete boyun eğmesi için öğütler verilmiş... Böylece boşuna on altı gün geçirilmiş. En son giden, Erzurum Kadısı başkanlığındaki kurulun ricası da Şeyh Eşref üzerinde bir etki yapmamış. Tersine, Şeyh bunlara: "Hepiniz kâfirsiniz! Kimseyi tanımam, boyun eğmem, savaşacağım! Tanrı bana şeriatla görevlisin, dedi." yolunda bir ültimatom vermekle birlikte, bir yandan da köylere "Şeriat İyesi" ve "Beklenen Mehdi" imzalarıyla birtakım bildiriler göndererek halkı aldatmış ve kendisine katılmalarını sağlayarak başkaldırmış.

Bunun üzerine Bayburt'a gelip Dokuzuncu Tümenin komutasını ele alan Yarbay Halit Bey, 25 Aralık 1919 günü, yeterince kuvvetle Hart'a gider. Şeyh, topladığı ayaklanıcılarla karşı koymaya karar verdiğinden topçu ve piyade birliklerinin Şeyh'le çarpışması ve savaşması gerekmiştir. Bu sırada, Şeyh'in adamlarından birtakımları da, Hart'a yardım etmek üzere, yakın köylerde toplanırlar. Sonunda, Yarbay Halit Bey'in Bayburt'tan doğrudan doğruya bana gönderdiği 1 Ocak 1920 günlü şifresinde dediği gibi: "Hart olayı, yalancı peygamberle oğullarının ve adamlarından kimilerinin öldürülmesi ve Hart'ın alınmasıyla sonuçlanmıştır."

Halit Bey, bu şifresinde, milletvekilleriyle ilgili kimi bilgiler de verdiğinden kendisine 1/2 Ocak 1920 günü şu şifreyi yazdım:
Hart olayında siz kardeşimin elde ettiği başarıyı kutlar ve milletvekillerinin Ankara'ya gelmeleri yolundaki çalışmalarınıza teşekkür ederim.

Mustafa Kemal


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 22:26

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Genç Komutanları İş Başından Uzaklaştırmak İstiyor

Resim
Baylar, Harbiye Nazırlığı ile Heyeti Temsiliye arasında sürüp giden bir sorun vardı.

Nazır Paşa, İstanbul'da bulunan generalleri, kolorduların başına ve albayları, tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki üstsubaylarla subayları da, Anadolu'daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu. Bu isteği, bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulanmasını da; Harbiye Nazırlığı Eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa'yı, Ankara'da Ali Fuat Paşa'nın yerine Yirminci Kolordu Komutanlığına ve Nurettin Paşa'yı da, Konya'da Albay Fahrettin Bey'in yerine On İkinci Kolordu Komutanlığına atamakla bir oldubittiye getirmek istemişti.

Bu yöntem izlenip uygulandığında, Birinci Dünya Savaşında yetişmiş ve kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç general ve üstsubay varsa, hiç kuşku yok, bunların hepsi bu görevlerden uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü, İstanbul'da toplanmış eski general ve üstsubaylar, kıdem ve rütbe bakımından, ordudaki büyük birliklerin başında bulunan genç komutanlardan önde idiler.

Biz, hiçbir zaman bu ilkeden yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz koşullar unutularak, yapılan böyle yanlış işlere, olur diyemezdik. Bunun için, Cemal Paşa' ya her zaman görüşümüzü ve atanan yeni kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gerektiğini bildiriyorduk.


Resim
Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak, Aydın cephesine yardım etmeye ve destek olmaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında görevden alınmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti.

Yirminci Kolorduya, Ankara'da bulunan Yirmi Dördüncü Tümen Komutanı Yarbay rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa, hem Kuvayi Milliye Komutanlığını yapıyor hem de, gerçekte, kolordusunu elinde tutuyordu.

Biz, kolordu ve tümen gibi birliklerde komuta değişikliğini kabul etmemeye; özellikle, ulusal isteklere uymuş ve o yolda çalışan, kişilikleri belli komutanları, böyle boş ve nasıl bir özel amaca dayandığı bilinmeyen bir ilke için gözden çıkarmamaya kesin olarak karar verdik. Yalnız, İstanbul'da bulunan genç ve özverili subayların ve hekimlerin, bir an önce Anadolu'ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.

Cemal Paşa, Ankara'ya geldiğimiz günlerde bu sorunu daha çok üstlenmeye ve bu iş üzerinde tezcanlılık göstermeye başladı. Bunu bir onur sorunu yaptı. Nazırlıktan çekileceğini bildirerek gözdağı vermeye başladı. Makine başında yanıt verilmesi için yaptığı üstelemeler üzerine, Harbiye Nazırına 29 Aralık 1919 günü yazdığım şifrede :

"Ali Fuat Paşa'nın komutanlıktan ayrılmasını, biz aslında hiçbir zaman temelli saymadık. Ahmet Fevzi Paşa'nın asıl olarak komutanlığa atanması söz konusu olamaz. Barış yapılmadan önce, düşünülen ve uygun bulunan ilkenin uygulanması büyük sakıncalar doğurur. Savaşta çalışarak yükselmiş kişileri, ast durumuna düşürmek olamaz. Bu zamansız girişimler, ulusal örgütler için çalışmakta olan kişilerin iş başından ayrılmalarına ve böylece ulusal birliğin bozulmasına yol açar.

Açıkta kalmış yeterli kişiler, kolordulara bağlı bulunan bölge ve mevki komutanlıklarına, askerlik şubelerine atanarak genliğe kavuşturulabilirler.

Küçük rütbeli subay ve hekimlerin ise bir an önce gönderilmesi gerekir. On İkinci Kolorduya gelince; bu kolordu, savaşan Kuvayi Milliye ile işbirliği yapmış ve iki yan arasında eylemli ve karşılıklı bir güven doğmuştur. Değişikliğe kesinlikle yer yoktur. Oradaki durum da böyle bir şeye hiç bir zaman elverişli değildir."

...dedim.

Baylar, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli'de bulunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak dikkatlerini çekmiştim. Ocak ayı başında, Ankara'da bulunan Fuat Paşa'ya olduğu gibi, Konya'da bulunan Fahrettin Paşa'ya da: "Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı bırakmayarak eskisi gibi ulus ve yurt görevinizi sürdürmeniz gerekmektedir. Şu halde, bu konuda yapılacak bildirimlerden zamanında bize bilgi veriniz." diye buyruk verdim.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 22:30

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Dediklerim Yapılmazsa Çekilirim ve Meclisi Mebusan'ın Açılması Gerçekleşmeyecek Bir Düş Olur, Diyor

Resim
Cemal Paşa, Ocak ayı başlarında, o sırada Harbiye Nazırlığı Başyaveri olan Salih Bey'i (Sekizinci Kolordu Komutanı Salih Paşa'dır) Cemal Paşa'nın iki mektubu, bu mektuplara ekli olarak, İtilaf Devletleri olağanüstü temsilcilerinin verdikleri 24 Aralık 1919 günlü ortak bir nota ve bu notaya hükümetin verdiği yanıt örneği ile Ankara'ya gönderdi.

Cemal Paşa bu mektuplarında da, komuta değişikliği ve yapılacak düzenlemeler konusundaki ilkesinden ve komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşaların görev yerlerine gitmelerini sağlamak zorunluğundan söz ediyor ve özellikle: "Ordunun önemli komuta görevlerinde, son ulusal harakete açıkça katılmış kişilerin doğrudan doğruya ve resmi olarak bulunmaları, dışarıya ve özellikle yabancılara, orduda siyasanın hüküm sürdüğü görünümünü verir ve bu da her halde kötü etki yapar, Nazırlık da eylemli olarak bu etkilerin baskısı altındadır." diyordu ve görevinden çekileceğini gene bildiriyordu.

Hem bu kez, şu duruma göre artık Meclisi Mebusan'ın toplanmasının gerçekleşmez bir düş olacağını haber veriyordu. (belge: 216)

Baylar, bu konuda Cemal Paşa'ya verdiğim yanıtları şöylece özetleyebilirim: "Düşüncelerimizin yerinde olduğu yolundaki inancımızı yeniden bildiririz. Ferit
Resim
Paşa'nın kötülüklerinin sonucu olan Aydın Cephesinin ve bölgesinin ve oralardaki Kuvayi Milliye'nin şimdiki durumunu ve geleceğini, pek çok ilgiyle dikkate alıyoruz. Gelecek için umut verici bir durumun sağlanmasını düşünüyoruz.

Ali Fuat Paşa'nın, devlet gözünde olsun, kamunun gözünde olsun, her türlü kötülemeden uzak bulunduğu kanısının unutulmaması ana koşuldur. Ulusal eylemler sırasında, her nasıl olursa olsun, ileri atılmış olanların görevlerinin ve durumlarının değiştirilmesi, özverilerinin suç sayıldığı yolunda yorumlanır. Bu, bizim değişmez zorunlu görüşümüze göre, hiç de uygun sayılamaz.

Hükümetin olabilir saydığı siyasal sakıncaları ortadan kaldırmak için gerekli herşey yapılmıştır.

Ahmet Fevzi Paşa, bizimle işbirliği yapacak yeterlikte değildir. Ahmet Fevzi Paşa'nın özel görevle gezip dolaşırken söylediği mantıksız sözlerini bildirmiştik. "Bunu ummam" diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi Paşa, arkadaşlara yazdığı özel bir şifrede: "Ordu, bugünkü başıbozuk durumunda kaldıkça ülke için yüzde yüz yıkım olacaktır " diyor. Bu adam, ordunun ulusal örgüte yardımcı olma durumunu başı bozukluk sayıyor. Oysa, bilmek gerekir ki ordu, ulusal örgütün kadrosu dışında değildir; belki onun ruhu ve temelidir.

Ahmet Fevzi Paşa'nın Gönen'de ilk olarak yaptığı iş, Anzavur olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen cana kıyıcıların salıverilmelerini istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden atadığınız iki kişinin kabul edilmeyeceği yolundaki zorunlu ve haklı düşüncelerimiz üzerine, ortaya bir onur sorunu çıkarmayınız. Bu, yurda ve ulusa bağlılıkla bağdaştırılamaz.

Görevinizden çekilirseniz Meclisi Mebusan'ın toplanmasının gerçekleşmez bir düş olacağı yolundaki sözlerinizden, Sadrazamla birlikte bütün hükümetin meşrutiyetle yönetime karşı olduğu anlaşılmaktadır. Pek önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması rica olunur." (belge: 217)


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 22:31

İtilaf Devletleri Olağanüstü Temsilcilerinin Ali Rıza Paşa Hükümetine Verdikleri Ortak Nota


Baylar, şimdi de Başyaver Salih Bey eliyle gönderildiğini bildirdiğim, İtilâf Devletleri olağanüstü temsilcilerinin Ali Rıza Paşa Hükümetine verdikleri ortak notadan biraz söz edeyim:

Fransa, Büyük Britanya ve İtalya olağanüstü komiserleri; Karadeniz Ordusu Başkomutanı Sir Corç Miln ile Osmanlı Harbiye Nazırı arasında yapılan birtakım yazışmalara Osmanlı Hükümetinin dikkatini çektikten sonra: "Bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Karadeniz Ordusu Başkomutanının, Paris'teki Yüksek Kurul kararlarına verdiği yönergeyi uygulayacak yerde, yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, kabul edilemeyecek birtakım özürler ve nedenler ileri sürmüştür.

Olağanüstü komiserler, Harbiye Nazırının bu davranışından doğacak kötü sonuçlar üzerine Osmanlı Hükümetinin dikkatini çekmekle birlikte, Karadeniz Ordusu Başkomutanının bildirdiği Konferans kararlarını uygulamak için ne gibi önlemler almayı düşündüğünü öğrenmek isterler.

Olağanüstü komiserler, olayı öğrenen İtilâf Devletleri Yüksek Kurulunu aydınlatmak üzere, Yüksek Kurul adına verilen buyrukları Harbiye Nazırının yerine getirmemesi karşısında Osmanlı Hükümetinin görüşlerini hemen bildirmesini ister" diyorlar.

Baylar, Osmanlı Hükümeti, bu notaya verdiği yanıtta: "İzmir'in nasıl işgal edildiğini, Karma Komisyonun nasıl soruşturma yaptığını ve soruşturmaya değin geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında halkın nasıl canını kurtarma ve namusunu koruma kaygısına düştüğünü; hükümetle ordunun her zaman Soruşturma Komisyonunun adaletine ve insafına güvendiğini; yalnız, akan kanları geçici de olsa dindirmek için, Osmanlı Harbiye Nazırlığının General Miln Cenaplarına 23 Ağustos 1919 günlü yazı ile öneride bulunmuş olduğunu bildiyor ve bu önerinin, Yunan birlikleriyle Kuvayi Milliye arasına Osmanlı birlikleri yerleştirmek olduğunu; bu önerinin kabul edilmediğini" açıklıyor.

Sonra: "İşgal bölgesinin Yunan birliklerinden başka, İtilâf Devletleri birliklerinin işgali önerisiyle ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü iki yazıya ve bunların karşılıksız kaldığına" işaret olunuyor.

Bundan sonra da: "General Miln Cenaplarının, kendi çizdiği sınırı gösterir yazılarının (3 Kasım 1919) Harbiye Nazırlığına gönderilmesi noktasına değinilerek, Harbiye Nazırının, böyle bir yazı hükümlerini uygulamaya tek başına yetkili olmaması dolayısıyla, hükümete başvurduğundan ve hükümetçe de komiserlere durumun bildirildiğinden" söz ediliyor. Daha sonra, geçici sınır çizgisine değin Yunanlılarca tümüyle işgaline engel olan kuvvetin, halk topluluğu olduğu bildiriliyor.

Hükümetin ve ordunun, halkın bu tutumunu önleyemediği belirtilerek, işe bir çözüm yolu bulunması bir daha rica ediliyor ve: "Gerek hükümeti ve gerek Harbiye Nazırlığını, sözde Yüksek Kurul kararlarını uygulamıyor gibi bir suçlamadan artık kurtarmaya iyilikseverlikle aracı olunması" yolundaki yalvarmalara üstün saygılar da eklenerek, yanıt yazıya son veriliyor. (belge: 218)

Saygıdeğer baylar, şimdi de Cemal Paşa'nın mektuplarında dokunduğu noktalara işaret edeceğim.

Harbiye Nazırı, bize İtilâf Devletleri komiserlerinin notasını okuturken bir yandan da, öteden beri yaptırmak ya da bizi yapmaktan alıkoymak istediği noktaları bir daha bildiriyor ve pekiştiriyordu. Cemal Paşa'nın, istediklerini bu kez ileri sürer ve önerirken, sözü geçen notayı da okutarak bizim ruhsal ve içsel durumumuz üzerinde etki yapmayı düşünmüş olduğunu kestirmek, bilmem doğru olur mu?

Cemal Paşa, İtilâf Devletlerinin siyasal eğilimlerinden söz ettikten sonra: "Hükümet, Wilson ilkelerine göre kabul edebileceği yenilikleri yapmaya söz verir nitelikte bir bildiriyi yakında yayımlayacaktır. Dahiliye Nazırını gücendirmemelidir; çünkü görevinden çekilir. O çekilince bunalım olur. Meclis açıldığı zaman Dahiliye ve Hariciye nazırları kesin olarak değiştirilecektir. Düşmanlar, Meclisi açtırmamak istiyorlar. Dahası, Muhipler Cemiyetinin Padişaha başvurarak bu Meclisin yasal olmadığını bildirip dağıtılmasını isteyeceği haber alındı" (belge: 219) diyor ve milletvekillerinin Ankara'ya gelmesi işinden söz ediyor.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 22:33

İtilaf Devletlerinin Karadeniz Başkomutanı, Osmanlı Harbiye Nazırına Doğrudan Doğruya Yönerge ve Buyruk Vermektedir


Şimdi baylar, bu üç belgeyi göz önünde tutarak, hep birlikte, kısa bir yorumlama yapalım:

Komiserlerin notasından anlıyoruz ki, İtilâf Devletlerinin Karadeniz Başkomutanı Mister Corç Miln, Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırına, Cemal Paşa'ya, doğrudan doğruya kendi buyruğu altındaymış gibi yönerge ve buyruklar vermektedir. Cemal Paşa, şimdiye dek bundan bize söz açmadı.

Ve yine anlıyoruz ki, Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırı, aldığı yönerge ve buyrukları yerine getirmemekten ve kabul edilemeyecek özürler ve nedenler ileri sürmüş olmaktan ötürü suçlandırılıyor.

Harbiye Nazırının aldığı buyrukların ne olduğunu kestiriyoruz ve niçin yerine getirmemekte olduğunu da anlıyoruz. Çünkü Kuvayi Milliye engel olmaktadır. Kuvayi Milliye, Harbiye Nazırının ve hükümetin, Başkomutan Mister Miln'in buyruklarına ve yönergelerine uyarak verdiği ya da vereceği buyruklara boyun eğmiyor. İşte komiserler bunu, Paris'teki Yüksek Kurul adına kabul edilebilecek özür ve neden saymıyorlar. Demek istiyorlar ki hükümetseniz, Harbiye Nazırı iseniz; ülkeye, ulusa, orduya egemen olmalısınız. Egemen iseniz özürler ve nedenler kabul edilemez.

Baylar, Ali Rıza Paşa Hükümeti, 2 Ekim 1919'da iş başına geldi. Ondan önce Ferit Paşa Hükümeti vardı. Buna göre, Kuvayi Milliye ile Yunan birlikleri arasında Osmanlı birlikleri yerleştirilmesiyle ilgili, 23 Ağustos 1919 günlü öneriyi yapan Ferit Paşa Hükümetidir. İşgal bölgesinin yalnız İtilâf birliklerince işgaliyle ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü önerileri yapan da Ferit Paşa Hükümetidir.

Ali Rıza Paşa Hükümeti daha bir öneri ortaya atmış değildir. Ama tersine, Başkomutan Miln, 3 Kasım 1919 günü işgal bölgesinin sınırını belirtiyor ve bu sınıra değin Yunanlıların işgalinin sağlanmasını Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya buyuruyor. İşte Cemal Paşa'nın yerine getiremediği buyruk bu olur. Teşekkür olunur ki gerek kendisi ve gerek üyesi bulunduğu hükümet, iş başına geldiklerinden çok çok bir ay sonra, Kuvayi Milliye karşısında güçsüz olduklarını, yabancı komiserlere söyleyebilmişlerdir.

Baylar, bu belgelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence, hükümetin ortak notaya verdiği yanıtta, komiserlerin ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçak gönüllükle ve büyük bir incelikle karşılık verilirken bir yön üzerinde hiç durulmamış olmasıdır. O da baylar, Mister Corç Miln'in, doğrudan doğruya Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırına buyruk ve yönerge vermekte olmasıdır.

Bu durum, ne ulusun örgüte karşı her şeyi onur sorunu yapan Harbiye Nazırının, ne de Osmanlı Devletinin bağımsızlığını sağlamak sorumluluğunu yüklenmiş olan hükümetin onuruna saygınlığına dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin onurunu ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu anlamak istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar.

Hiç olmazsa: "Bağımsızlığı ortadan kaldıran bu sataşmaya ve saldırıya araç olamayız!" diye bağırmayı göze alamıyorlar... Göze alamıyorlar baylar, çünkü korkuyorlar. Nitekim korktukları başlarına geldi. Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insanlık onuruna ve ulusal onura saldırılamayacak bir çevrede ve koşullar içinde bulunmak gerekir. Buna önem vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir ulus için saldırılamaz olarak kalması en büyük namus ülküsü olan kutsal kavramlar üzerinde, çoktan saygısız ve duygusuz oldukları yargısına varmakta yanlışlık yoktur.



Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

28 Eki 2018, 22:35

Adalet Dilenmekle ve Acınmakla, Devlet İşleri Görülemez


Adalet dilenmekle ve başkalarını kendine acındırmakla ulus işleri, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onuru ve bağımsızlığı güven altına alınamaz.

Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin yarınki çocukları, bunu bir an uslarından çıkarmamalıdırlar.

Baylar,Cemal Paşa'ya, komuta değişikliğiyle ilgili noktalarda verdiğimiz yanıtı bilginize sunmuştum. İzin verirseniz, o yanıtın başlangıcını oluşturan konular üzerindeki düşüncelerimizi de özetleyeyim.

Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz şunlardı:

1- İtilâf Devletlerinin her biri, bütün Türkiye'den en büyük çıkarını sağlamak amacını gütmektedir. Bu, Türkiye'de, güvenilir bir dayanak noktası sağlamayı gerektirir. Yabancıların açıktan açığa karşıt ve hoşnutsuz görünmelerinin nedenini, hükümetin tarafsızlık durumunda aramalıdır; güçsüz ve dayanıksız olmasında aramalıdır.

2- Hükümet, bildiri yayımlamakta tezcanlılık göstermemelidir. Bildiri, hükümet durumu sağlamlaştıktan sonra yayımlanmalıdır. Hükümetin güçlü olması, her bakımdan Kuvayi Milliye'ye dayandığı kanısını uyandıracak bir yol tutturmasına ve bunu bütün dünyaya duyurmasına bağlıdır.

Meclis toplandıktan ve Mecliste güçlü bir "Müdafaai Hukuk Cemiyeti Grubu" kurulduktan sonra, bildiriye sıra gelebilir. Herhalde bildiri, Barış Konferansına gidecek delegeler yola çıkmadan önce, ama grupla görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir.

Çünkü, böyle olmazsa, önem ve değer verilmeyecektir. Bir de, kabul olunacak yenilikleri duyurmakla işe başlamak doğru değildir. Tersine, bildiride söze, ulusun bağımsızlığından ve ülkenin bütünlüğünden başlamak, ancak bunun sağlanması koşullarına bağlı olmak üzere yönetim işlerinin ana çizgilerini saptamak uygun olur.

Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar, Sivas Genel Kongresi Bildirisinde ve Tüzüğünde vardır. Orada, yarınki sınırlar, devletin ve ulusun bağımsızlığı, azınlıkların hakları, yapılacak yardımın ulusça nasıl anlaşıldığı açıkça belirtilmiştir. Böyle bir bildiri, şimdiden düzenlenir ve Meclis açıldığı zaman çoğunluk grubuyla görüşüldükten sonra yayımlanır. Uygun olanı budur.

3- Dahiliye Nazırının çekilmesiyle hükümette de bir bunalım çıkmasına neden görülememektedir. Böyle bir düşünceden Dahiliye Nazırına sadrazam gözüyle baktığınız anlamı çıkar. Bir hükümet bunalımı, ancak hükümet başkanının çekilmesiyle çıkabilir. Hükümetin, Dahiliye Nazırı Şerif Paşa'ya; onun da Ferit Paşa'ya ayak uydurduğu ve bağlı olduğu anlaşılıyor.

Meclisin açılması üzerine Dahiliye ve Hariciye nazırlarının kesin olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlayamadık. Bu nazırlar şimdiden böyle bir söz verdiler mi?

Düşmanların, Meclisi açtırmak istemeyecekleri, doğaldır. Yalnız Padişahın Meclisi dağıtacağı da düşünülebilir mi? Eğer böyle olasılık varsa o halde Meclisi, İstanbul'da, dağıtmak ve ulusu Meclisi Mebusan'sız bırakmak için mi topluyoruz?

Öyle ise, Padişahın bu konudaki görüşlerinin, Kurulumuzca kesin olarak şimdiden bilinmesi gerekir ki, milletvekillerini dışarda güvenli bir yerde toplamak için girişimlerde bulunalım. Yoksa Meclis, İstanbul'da toplanma yüzünden yukarda belirtilen durumlara düşerse, bunun sorumluluğu İstanbul'da toplanmasını üsteleyenlere düşecektir.

4- Milletvekillerinin görüşmek üzere Ankara'ya gelmeleri yararlıdır.


Cevapla
  • Bilgi
  • Kimler çevrimiçi

    Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir