2- Lozan Barışı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Meydana Gelen Gelişmeler

Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:20

Lozan Konferansı Görüşmeleri Kesildi
Baylar, gene Lozan Konferansı'na değineceğim.

Konferansta görüşmeler, 4 Şubat 1923 günü kesildi. İki aya yakın süren görüşmelerin özeti olarak:

İtilâf Devletlerinin delege kurulları, Delegeler Kurulumuza bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarı, anlam ve öz bakımından bağımsızlığımızı zedeleyen koşulları içeriyordu. Özellikle adalet, maliye ve iktisat işleriyle ilgili maddeler çok ağırdı. Bunun için, kesin olarak bu tasarıyı kabul etmemek zorundaydık. Delegeler Kurulumuz, bu tasarıya, bir mektupla yanıt verdi.

Bu mektup şu anlamda idi: "Anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım." Gerçekten, Konferansta görüşülen birçok sorunlarda bizce kabul edilebilecek olanları vardı. Mektupta "İkinci, üçüncü nitelikte olan sorunları ayrıca inceleriz. İtilâf Devletleri bu önerimizi kabul etmeyecek olurlarsa, önerilerimiz hiç yapılmamış sayılacaktır." da denilmişti. Delegeler Kurulumuzun önerisi dikkate alınmadı. Yalnız, görüşmelerin kesilmesine "erteleme" biçimi verildi. Her devletin delegeler kurulu, kendi ülkesine gittiği gibi, bizim Delegeler Kurulumuz da geldi. Ben de, Batı Anadolu'da yapmakta olduğum geziden dönüyordum.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:21

Lozan Konferansı Görüşmeleri Üzerine Mecliste Ateşli Tartışmalar
18 Şubat 1923 günü, İsmet Paşa ile Eskişehir'de birleşerek Ankara'ya birlikte geldik.

Baylar, İsmet Paşa Ankara'ya dönerken benim de geziden dönmekte olduğum anlaşılınca Ankara'da, tuhaf ve anlaşılmaz bir düşünce uyanmış. İsmet Paşa'nın Ankara'ya gelip hükümete ve Meclise değinmeden önce benimle buluşup görüşmesi sakıncalı görülmüş... Böyle bir görüşmeyi kötüye yoranlar olmuş. Bunu bana yazan Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey'di. Elbette bu habere önem vermedim. Tersine, bir an önce İsmet Paşa ile görüşebilmek için, yolculuğumuzu Eskişehir'de buluşabilecek biçimde düzenlettirdim. Ankara'ya gelişimizden sonra, İsmet Paşa Bakanlar Kurulunda durumu anlattı ve yeni yönerge istedi.

Meclisin görüşünü öğrenmek gerekli görüldü. Sorun Meclise getirildi. Bu konuda Mecliste günlerce ve günlerce görüşmeler ve tartışmalar yapıldı.

Anlaşıldığına göre, karşıcıllar, Delegeler Kurulumuza ve İsmet Paşa'ya amansız düşman kesilmişlerdi. Sözde barış olmuşken, İsmet Paşa yapmamış, geri dönmüş. Delegeler Kurulu, Bakanlar Kurulunun yönergesine aykırı iş görmüş...

27 Şubat 1923 günlü gizli oturumda başlayan saldırılar, 6 Mart 1923 gününe değin ateşli, coşkulu bir biçimde sürdü. Ben de başından sonuna değin tartışmalara katılmak zorunda kaldım. Karşıcıllar, sanki ne istediklerini bilmez bir durumdaydılar. Meclis, olumlu, ya da olumsuz bir karar veremeyecek duruma geldi. Bizim açıkça anladığımız şu idi ki; karşıcıllar, barış konusunu Mecliste kendi tutkularının gerçekleşmesinde kullanmak istiyorlardı. Baylar, kimi basında da bu tutkular şaşılacak bir biçimde ateşli olarak candan körükleniyordu. Bu ruh durumu içinde bulunan Meclis ile barış sorununu sonuçlandırmanın güç olacağını görmek doğal, ama üzüntü vericiydi.

Mecliste yaptığım genel açıklama ile durumun her yönünü açıkladım. Akla gelen her şeyi söyledim. İtilâf Devletleri delege kurullarından kimisinin kendi ülkelerine dönüşlerinde verdikleri demeçleri gerçek ve temel sayarak Delegeler Kurulumuza saldırmanın beğenilecek yanı olmadığını söyledim. Delegeler Kurulumuzu dinlemek, bu kurulun yapacağı açıklamalara inanmak ve ona göre durumu değerlendirmek gerektiğini bildirdim.

Delegeler Kurulumuzun, Bakanlar Kurulunca verilmiş yönergeye aykırı iş görüp görmediğini söylemeye, Mecliste bulunan Bakanlar Kurulunun yetkili olduğunu söyledim.

En sonu dedim ki: "Delegeler Kurulu, Bakanlar Kuruluna karşı sorumludur. Meclise karşı sorumlu olan Bakanlar Kuruludur. Meclis, Bakanlar Kuruluna yeni bir yön vermek zorundadır. Bakanlar Kurulu da bu yöne uygun olarak Delegeler Kuruluna özel yönerge verir. Meclisin ayrıntılarla uğraşmasına yer ve olanak yoktur."

Yön üzerindeki görüşümü de şöyle belirttim: "Musul sorununun geçici ertelenmesinden söz etmemek üzere, yönetim, siyasa, iktisat işleriyle ilgili konularda ve öbür sorunlarda ulusun ve ülkenin haklarını, bağımsızlığını tam ve sağlam olarak elde etmek ve kurtardığımız yerlerin kesin olarak boşaltılmasını istemek temel koşuldur."

Sözlerime şunları da ekledim: "Delegeler Kurulumuz, kendine verilen görevi tam yetkin olarak yapmıştır. Ulusumuzun ve Meclisimizin onurunu korumuştur. Eğer Barış sorununu iyi bir sonuca bağlamak istiyorsak Meclisçe de Delegeler Kuruluna içgücü verilmeli ve çalışmaların sürdürülmesi sağlanmalıdır. Böyle davranırsanız, bir barış evresine gireceğimizi umabiliriz."

Meclisin, söz konusu sorun üzerindeki tartışmaları durdu. Ama, karşıcıllar saldırmak için nedenler bulup yaratmaktan kendilerini bir türlü alıkoyamıyorlardı.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:22

Meclisteki Karşıcılların Çeşitli Saldırıları

Meclisteki karşıcılların, türlü biçimlerde ve başka başka konular üzerinde saldırı hazırlamaları yeni bir şey değildi. Geziye çıkışımın ertesi günü, İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi adlı kitapçığın ortaya atıldığını; bütün Meclisin ve ulusun bize karşı kışkırtılmak istenildiğini söylemiştim. Bundan daha önce bir manevra vardı ki, daha ondan söz açmadım. Çünkü 1922 yılının Aralık ayı başlangıcında oynanmak istenen oyun, bütün sonuçlarıyla gezim boyunca sürüp gitmişti. İzin verirseniz, şimdi bu işle ilgili anılarımızı canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim:

Saygıdeğer baylar, üç milletvekili, milletvekili seçimi yasasında değişiklik yapılması ile ilgili bir önerge hazırlamışlar. (Bu önergede) yazılı olanları öğrenmiştim.

2 Aralık 1922 günü, İkinci Başkan Doktor Adnan Bey'in başkanlık ettiği oturumda, Başkanlık katından şunlar işitildi: "Efendim, Milletvekili Seçimi Yasasının değiştirilmesi ile ilgili önergenin görüşülebileceği yolunda Tasarı Komisyonunun bir yazısı var." Bu sözler, "Okunsun!" sesleriyle karşılandı. İki milletvekili: "Önemlidir, okunmasını öneriyoruz," diyerek, gürültülerin anlamını açığa vurdular.

Başkan: "Efendim, bu yasa tasarısının okunmadan komisyona gönderilmesi, geleneğimiz gereğidir." dedi.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:23

"Beni Yurttaşlık Haklarından Yoksun Etmek" İsteyen Önerge Üzerine Yaptığım Konuşma

Baylar, işin içyüzü ve bu konuda yapılan Meclis görüşmeleri o günkü tutanaklardan okunabilir. Ama, yüce kurulunuzu bu yorgunluktan kurtarmak için, izin verirseniz, benim o oturumda yaptığım konuşmanın bir parçasını, olduğu gibi bilginize sunayım:

Yasa tasarısını okutmadan komisyona göndermek isteyen başkandan söz alarak şunları söyledim: "Efendim, bu yasa tasarısı özel bir amaç güdülerek hazırlanmış. Bu özel amaç, doğrudan doğruya beni ilgilendirdiğinden, izin verirseniz kısaca düşüncemi bildirmek istiyorum. Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salâhattin ve Samsun Milletvekili Emin beyefendilerin önerdikleri yasa tasarısı doğrudan doğruya beni yurttaşlık haklarından yoksun etmek amacını güdüyor. On dördüncü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada şöyle denildiğini görürsünüz: 'Büyük Millet Meclisine üye seçilebilmek için, Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ya da kendi seçim bölgesinde yerleşmiş olmak gerekir. Ondan sonra göçmen olarak gelenlerden Türk ve Kürtler, bir yere yerleştirildikleri günden bu yana beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.'

Ne yazık ki, benim doğum yerim, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğum yerim, bugünkü ulusal sınırımızın dışında kalmıştır. Ama, bu böyle ise, bunu ben istemiş değilim ve bunda hiçbir suçum yoktur. Bu, bütün ülkemizi, ulusumuzu dağıtıp yok etmek isteyen düşmanların bu işteki başarılarının biraz olsun önlenemeyişinden ileri gelmiştir. Eğer düşmanlar amaçlarına tam olarak ulaşmış olsalardı, Tanrı korusun, bu tasarıya imza atan bayların doğum yerleri de sınır dışında kalabilirdi.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:23

Önerge Koşullarının Bende Bulunmayışının Nedenleri

Bundan başka, bu maddenin istediği koşul bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da, bu yurt uğrunda yaptığım ödevler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği niteliği kazanmaya çalışsaydım, İstanbul'u kazandırmakla sonuçlanan Arıburnu ve Anafartalar 'daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi.

Eğer bir yerde beş yıl oturmak zorunda bulunsaydım, benim Bitlis'i ve Muş'u aldıktan sonra Diyarbakır'a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis'i ve Muş'u kurtarmak gibi bir önemli yurt ödevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu bayların istediği nitelikleri kazanmak isteseydim, Suriye'yi boşaltan orduların artıklarından Halep'te bir ordu kurarak düşmana karşı savunmaya girişmemekliğim ve bugün 'ulusal sınır' dediğimiz sınırı eylemli olarak çizmemekliğim gerekirdi.

Sanırım, ondan sonraki çalışmalarımı herkes bilir. Hiçbir yerde, beş yıl oturamayacak ölçüde çalışmış bulunuyorum. Ben sanıyordum ki, bu çalışmalarımdan dolayı ulusumun sevgisini ve yakınlığını kazandım. Belki bütün Müslümanlık dünyasının sevgisini ve yakınlığını da kazandım. Bunun için bu sevgi ve yakınlıklara karşılık, yurttaşlık haklarından da yoksun bırakılacağımı hiç aklıma getirmezdim.

Sanıyorum ve sanıyordum ki dış düşmanlar canıma kıyarak da beni yurdumdaki işimden ayırmaya çalışacaklardır. Ama hiçbir zaman düşünüp düşleyemezdim ki, yüce Mecliste, iki üç kişi bile olsa, özdeş anlayışta bulunabilsin. Bunun içindir ki, ben anlamak istiyorum; bu baylar gerçekten seçim bölgeleri halkının düşünce ve duygularını mı yansıtıyorlar?

Yine bu baylara soruyorum: Milletvekili olmaları bakımından, (bütün ulusun vekili olmak gibi) bir nitelik taşıdıklarına göre, ulusu da kendileri gibi mi düşünüyor?

Baylar, beni yurttaşlık haklarından yoksun etmek yetkisi bu baylara nereden verilmiştir? Bu kürsüden açıkça yüce kurulunuza ve bu bayların seçim bölgeleri halkına ve bütün ulusa soruyorum ve karşılık istiyorum!"


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:24

Ulusun Benim İçin Beslediği İçten Sevgi ve Güveni Göstermesi

Bu sözlerim ajansta ve basında yer aldı. Ulus, konuşmamı ve (karşılığını istediğim) soruyu öğrendi. Yurdun bütün seçim bölgelerindeki gerçek seçmenler ve halk, hemen, Meclis Başkanlığına protesto yazıları yağdırdılar. Yasa tasarısına imza atan milletvekili bayların seçim bölgeleri halkı da, onları ve onlarla görüş birliğinde olanları kınamakta gecikmediler.

Ulusun, benim için gösterdiği sevgi ve güveni içtenlikle belirtmesi bakımından değerli birer anı olarak saklamakta olduğum bu telyazıları büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telyazıları, zamanında gazetelerde de yayımlanmıştı. Ben, burada yalnız bir seçim bölgesinin, Rize'nin, bana çektiği bir telyazısını,olduğu gibi sunmakla yetineceğim:

Üç milletvekili bayın, Seçim Yasası ile ilgili, bilinen önergesine sancağımız milletvekillerinin katılmayacağı kanısıyla bir şey yazmayı gerekli görmemiştik. Şimdi Milletvekili Osman Efendi'den aldığımız mektupta, kendisinin o önerge ile ilgili bulunduğunu ve karşıcıl gruptan olduğunu övünürcesine bildirmesi üzerine, şunları bilgilerinize sunmak zorunda kaldık:

1-(İçten gelen övücü sözlerden sonra) Size ve sayın değerli çalışma arkadaşlarınıza karşı sancağımız adına söz söyleyen ve aykırı görüş besleyen ve bizce hiçbir değeri ve önemi olmayan milletvekilini lanetleriz. Onun sancağımızı temsil etmek hakkı da olamaz.

2-Şu zamanda, vatansızların bile katılmayacağı karşıcıllığı ve karıştırıcılığı bize öğütleyen milletvekili bayın, görüşüne katılacak bir tek kişinin bile sancağımızda bulunmadığını kıvanarak ve üstün saygılarımızla bilgilerinize sunarız efendim.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:25

Yeniden Seçim Yapılması Kararı

Saygıdeğer baylar, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, olaylarını anlattığımız günlerdeki, karışık ruh durumu, gerçekten düşünülmeye değer bir nitelik aldı. Bütün ulusta, Meclisin görev yapamayacak bir duruma geldiği kaygısı sezilmeye başladı. Mecliste, durumu soğukkanlılık ve sağgörü ile usa vurup inceleyenler bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamıyorlardı.

Artık Meclis yenilenmedikçe, ulusun ve ülkenin ağır ve sorumluluğu gerektiren işlerinin yürütülemeyeceğine kuşku kalmamıştı. Bunun zorunlu olduğuna ben de inandım. Bir gece Başbakan Rauf Bey'e, istasyondaki konutunda, Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırmasını, benim de geleceğimi telefonla bildirdim.

Rauf Bey'in konutunda toplanan Bakanlar Kuruluna, Meclisin yenilenmesini, Meclise önermek gerektiğini söyledim. Kısa bir tartışmadan sonra, Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık. Gene o gece, Meclisteki Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu Yönetim Kurulunu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu yönetim kurulu içinde, önerimi yersiz bulup şaşanlar oldu.

Görüşmeler ve tartışmalar ertesi güne değin sürdü. Böyle olmakla birlikte bu kurulla da anlaştık. Ondan sonra hemen Grup Genel Kurulunu topladım. Bu toplantıda yurdun genel durumunu, ivedilikle görülmesi gereken ulus işlerini anlattım; Meclisin artık bu görevleri yapmaya yeteneği kalmadığını söyleyip tanıtlayarak, Meclisten, seçimlerin yenilenmesine karar vermesini istemek gerektiğini bildirdim. Grup Genel Kurulu, sözlerimi ve açıklamalarımı iyi karşıladı.

Bunun üzerine konu gene o gün 1 Nisan 1923'te Meclise götürüldü, Yüz yirmiye yakın üye, bir önerge ile, Meclise, seçimlerin yenilenmesi için bir yasa tasarısı sundu. Meclis, yeniden seçim yapılması ile ilgili yasayı oybirliği ile kabul etti.

Meclisin bu kararı vermesi devrim tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü bu yasayı çıkarmakla Meclis, kendinde beliren hastalığı kabul ettiğini ve bundan dolayı ulusun duyduğu üzüntüyü anlamış olduğunu gösterdi.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:26

Lozan Konferansının İkinci Evresi ve Yeni Seçimlerde Ulusun Gösterdiği Uyanıklık

Baylar Lozan Konferansı 23 Nisan 1923'te yeniden toplandı. Delegeler Kurulumuz, Lozan'da barışı sağlamaya çalışırken, ben de yeni seçimlerle uğraşıyordum.

Yeni seçimlere, bildiğiniz ilkelerimizi ilan ederek girdik. Görüşlerimizi benimseyip milletvekili olmak isteyen kişiler, önce ilkeleri benimsediğini ve görüşlerimize katıldığını bana bildiriyorlardı. Adayları ben saptayacaktım ve zamanında partimiz adına ben ilan edecektim.

Böyle bir yöntem izlemeyi gerekli görmüştüm; çünkü, yapılacak seçimlerde ulusu aldatarak çeşitli ereklerle milletvekili olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum. Yurdun her yerinde, konuşmalarım ve uyarmalarım büyük bir içtenlikle ve güvenle karşılandı.

Bütün ulus, ortaya attığım ilkeleri bütünüyle benimsedi. İlkelere ve dahası, bana bile karşıcıl durum alacakların ulusça milletvekilliğine seçilemeyecekleri anlaşıldı.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:28

Nurettin Paşa'nın Bağımsız Olarak Milletvekili Seçilmeye Girişmesi ve Yayımladığı Yaşamöyküsü Kitapçığı

Gerçekten, kimi seçim bölgelerinde kendi başlarına (seçilmek) isteyenler başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmaya girişmişti, seçilemedi. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra, bir ara seçiminde, Bursa'da gerçekleştirdi.

Paşa'nın, kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilmek için, her zaman olduğu gibi kendi yöntemine göre, gerekli propagandayı yaptırmaktan da geri kalmadığı anlaşılmıştı. Bu yoldaki girişim ve yayınlardan herkesin dikkatini çeken, özellikle Nurettin Paşa'nın yaşamöyküsü kitapçığıdır.

Nurettin Paşa, yeni seçim yılı olan 1923'te Âbit Süreyya Bey adında bir kişiye A. S. simgesiyle, bir yaşamöyküsü yayımlattı.

Âbit Süreyya Bey, Abdülhamit'in başyazmanlarından rahmetli Süreyya Paşa'nın oğludur. Meşrutiyetten önce Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte padişahın onursal yaveri idi. Birinci Dünya Savaşında İzmir'de, Kurtuluş Savaşının sonunda da Nurettin Paşa karargâhının bulunduğu İzmit'te ordu üstenciliği (mütahhitliği) yaptı. Nurettin Paşa'nın yaşamöyküsü kitapçığını yazan, Âbit Süreyya Bey değildir. Kitapçık, yazılı olarak kendisine verilmiş ve Nurettin Paşa ondan adının ilk harflerini kitapçığa koyarak ortağı bulunduğu "Osmanlı Basımevi (Matbaa-i Osmaniye)"nde bastırmasını rica etmiştir.

Bu kitapçığın kabında şu yazılar okunur:

"İzmir Fatihi, Karahisar ve Dumlupınar Savaşlarında Düşmanı Yenen Gazi Nurettin Paşa Hazretlerinin Yaşamöyküsü".

Baylar, on dokuz sayfa tutan bu yaşamöyküsü kitapçığını kaç kişinin okuduğunu bilmiyorum. Ben bu kitapçığı ülkedeki bütün aydınların okumasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız bu kitapçığı okuyanların, ya da okuyacak olanların kitapçıkta değinilen olaylar ve işler üzerinde, başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek, yazılanlarla gerçekleri karşılaştırmaları ve böylece yargıya varmaları gereklidir.

Bu kitapçığın niteliği ve ortaya koyduğu anlayış üzerinde bir yargıya varmak için, kimi noktalarını birlikte inceleyelim:

Kitapçığın kabındaki yazılardan sonra, yazının başlığında şu sözler vardır:

"Kûtülamare'yi Kuşatan, Bağdat'ı Savunan; Yemen, Selmanpâk, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşlarında Düşmanı Yenen ve İzmir Fatihi."

Nurettin Paşa'nın kendi kendine takındığı "kuşatan","yenen", "kurtaran" sanları üzerinde düşünceleri sonraya bırakarak, kitapçığın içindekilere geçelim:

Paşa, "Konyar" adındaki Türk boyundan olan rahmetli Mareşal İbrahim Paşa'nın oğlu, Peygamber Hazretlerinin soyundan Ayan üyesi ve eski nazırlardan en yaşlısı (Şeyhülvükelâ) Bursalı rahmetli Rıza Efendi'nin torunlarından imiş... Bu bilgiye ve anlatış biçimine göre, Mehmet Nurettin Paşa hem Türk, hem de Arap'tır. Babasıyla ve büyükbabalarıyla da övünmektedir. Burada babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Theodosius'a, babası ve anası Türk olan Attila'nın; "Ben de, büyük ve soylu bir ulusun çocuğuyum." dediğini anımsatmadan geçemeyeceğim.

"Okul öğreniminden başka, özel öğrenimler de görmüş olan Nurettin Paşa 1893'de Harp Okulunu bitirerek Birinci Ordu (Hassa Ordusu) Karargâhına kurmay görevlisi olarak atan"mış...

Nurettin Paşa kurmaylık öğrenimi görmemiş ve o sınıfa girmemiştir. Bundan dolayı, ordu karargâhında kurmaylık görevine atanamaz. Olsa olsa, bir birliğe gönderilmeyip ordu karargahında yardımcılık görevi ile, ya da buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir. Elbette genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Birliklerden birine atanmak, orada askerliğin sıkı düzenine ve güçlüklerine alışmak gerektir.

Nurettin Paşa: "1897'de Yunan savaşına gönüllü olarak katılmış ve Başkomutanlığa atanan Gazi Osman Paşa'nın emir subaylığına, İstanbul'a dönüşünde de padişahın yaverliğine ve konukçuluk görevlerine..." atanmış. Bilindiği üzere Gazi Osman Paşa, İstanbul'dan Selanik'e dek gitmiş ve savaş alanına gitmeden Selanik'ten geri dönmüştür. Savaşa girmemiş bir komutanın emir subaylığına, ondan sonra da Sultan Hamit'in yaverliğine ve birtakım konukçuluk görevlerine atanmış olmak, bilmem ki ne denli anılmaya ve övünmeye değer görülebilir?

Nurettin Paşa: "Sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1908 yılı başlarında Selanik'te Üçüncü Ordu Karargâhı Özel Şube Müdürlüğüne atan"mış... Nurettin Paşa'nın hangi sıra ile albaylığa dek yükselmiş olduğu, Meşrutiyet kurulduktan sonra yeniden binbaşılığa indirilmiş olmasıyla anlaşılıyorsa da, Selanik'te Üçüncü Ordu Karargâhı Özel Şube Müdürlüğüne atanmasını anlamak güçtür. Çünkü, karargahında benim de görevli bulunduğum o orduda, denildiği gibi özel bir şube yoktu. Anlaşılan, ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle ilgili bir şube kurmuş olacak...

Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan: "Babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet devriminin yapılmasına ve ayaklanmanın ılımlı ve esenli olarak yürütülmesine çalışmışlar ve önderlik etmişler..."

Yaşamöyküsü kitapçığında, Nurettin Paşa'yı Sultan Hamit'in iki kez tutuklatıp sorguya çektirdiği; birincisinde sürgüne gönderilmesine, ikincisinde askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği; ama babasının araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu öyküsünden sonra: "İstanbul'dan bir yolunu bulup yine Rumeli'ye geçerek, 1908 Meşrutiyet devriminin hazırlanması ve yapılması için başka arkadaşlarıyla birlikte çalışmıştır." sözleri yazılı bulunmaktadır.

Nurettin Paşa'nın uğradığı kıyımı kısaca anlatmak gerekirse, diyebiliriz ki, Sultan Hamit, özgür düşüncelerinden ötürü Nurettin Bey'e kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve onu, babasının sevecenlik ve okşamasına bırakırmış...


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 18:32

Nurettin Paşa İle Babasının Meşrutiyet Devrimine Katılışları İle İlgili Anılarım

Mareşal İbrahim Paşa'nın Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin Bey'in de babasının emir subaylığı ve bunların Meşrutiyet devrimine ne denli ve ne ölçüde katıldıkları üzerinde birazcık bilgi vermek isterim. Bunun için, geçmiş günlerle ilgili kısa bir anımı anlatmama izninizi rica edeceğim.

Baylar, çeşitli nedenlerle elbette şunları duymuşsunuzdur: Ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamit'in (buyruğu) ile Suriye'ye sürüldüm. Orada üç yıl kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya'ya gönderildim. Ordu merkezi Manastır idi. Ordu karargâhı orada bulunuyordu. Selanik'te başkaca "Üçüncü Ordu Mareşallığı" adında bir komuta makamı vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selanik'te otururdu.

Orada "Mareşal Kurmaylığı (Maiyeti Müşiri Erkânıharbiyesi)" diye bir kurmaylık da vardı. Ben 1908 yılında, kolağası olarak bu karargahta görevli idim. Ulusu özgürlüğe kavuşturmak için çalışan gizli dernekle pek yakından ilişkim vardı. Yanyalı Esat Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı idi.

Süleyman Paşa oğlu Ali Rıza Paşa, kurmay başkanımızdı. O zaman binbaşı olan rahmetli Cemal Paşa ve Binbaşı Fethi Bey (şimdi Paris Elçisi) ve ben Mareşal kurmaylığının kurmayları idik.

Her üçümüz, derneğin üyesi bulunuyorduk. Derneğin başarıya ulaşması için çalışıyorduk.

O günlerde, Üçüncü Ordu bölgesinde bulunan Serez'deki tümenin ve Serez Bölgesinin komutanı, mareşal aşamasında bir kişi idi. Bu kişiye, Sultan Hamit pek çok güveniyor ve inanıyordu. Bu kişi, mareşal olmasına ve Esat Paşa'dan daha üstün bir aşamada bulunmasına karşın, İstanbul ile Makedonya arasında bir güvenlik bölgesi kurmak amacıyla, Serez'den uzaklaştırılmazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa idi. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) da, babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyetin kuruluşundan önceki günlerde, Mareşal İbrahim Paşa'nın bölgesinde bir binbaşı, zorbalık yönetimini (istibdat idaresini) yerici bir konuşma yapmış. Bir çaşıt bunu jurnal etmiş. Yerinde soruşturma yapmak için, o zaman Selanik'te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nâzım Bey İstanbul'ca görevlendirildi.

Dernek, Nâzım Bey'in bu görevi yapmasını önlemek için, onu vurdurdu. Yaralanan Nâzım Bey İstanbul'a götürüldü. Olayı soruşturmaya, İstanbul'dan değil, ancak orduca görevlendirilecek bir kişinin gidebileceği, ilgililere anlatıldı. Ben görevlendirildim. Elbette görevim zorbalık yönetimini yermiş olan binbaşıyı kurtarmaktı.

Önce Serez'e gittim. Mareşal İbrahim Paşa'yı ziyaret ettim. Paşayla görüşürken anladım ki, kendisinin büyük bir kaygısı vardır. İbrahim Paşa, kendi bölgesi içinde Sultan Hamit'e ve zorbalık yönetimine karşıcıl hiçbir kişi bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda, Padişaha güvence vermişti. Buna karşın, söz konusu binbaşı için verilen jurnal, Sultan Hamit'in Mareşal İbrahim Paşa'ya olan güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu jurnalda yazılanların doğru çıkması, İbrahim Paşa'nın durumunu kötüleştirecekti.

Bunu istemiyordu. Ben hemen, Paşa'nın kaygısını anladım ve dedim ki: "Paşa Hazretleri, sizin bölgenizde Padişah Hazretleri için kötü duygu besleyen bir kişinin bulunabileceği umulmaz. Verilmiş olan jurnalda yazılanların, yerinde soruşturulması, yüksek kişiliğinizce kurulmuş olan düzenbağını ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolaylıkla ortaya çıkaracaktır. İsterseniz, yapacağım soruşturma raporunun bir örneğini yüksek kişiliğinize de göndereyim."

Bu sözlerim İbrahim Paşa'nın sıkıntısını dağıttı. Beni beğendi. Oğlu Nurettin Bey'i çağırtıp beni ağırlamalarını ve olayın geçtiği yere gidebilmem için kolaylık gösterilmesini buyurdu.

Soruşturmamın sonucu, binbaşıyı kurtardı; jurnal vereni, "karaçalıcılık" cezasına çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da, bölgesinde karşıcıl bir kişinin bulunamayacağını tanıtlayarak, padişahın kendisine olan inan ve güvenini pekiştirdi.

Mareşal İbrahim Paşa'nın böylece kendisine karşı beslenen güveni pekiştirmesi, çok geçmeden, bütün Makedonya'yı zorbalık yönetimine karşıcıl olanlardan temizlemekle görevlendirilmesine yol açtı. Bu noktayı biraz açıklayayım. Dernek, bütün Makedonya'da örgütünü genişletti ve çalışmalarını artırdı. Artık hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı.

Selanik'te, Ordu Mareşalliğinde bulunan Esat Paşa'ya güven kalmadı. Kurmay Başkanımız olan Ali Rıza Paşa'ya karşı kuşkuya düşüldü. Sultan Hamit bunları sorguya çekmek üzere birer birer İstanbul'a çağırttı. Ordu Mareşalliğine, her bakımdan inanılan ve güvenilen Mareşal İbrahim Paşa atandı ve gönderildi.

İbrahim Paşa'nın Selanik'e gelmekte olduğu duyulunca, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz diye sudan bir nedenle merkezden uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey de daha önce Jandarma Okulu Komutanlığına geçmişti. Selanik'te Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı yerine yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana, Üçüncü Ordu Komutanlığını ben teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu.

İbrahim Paşa, oğlu Nurettin Bey ile birlikte trenle geç vakit Selanik'e geldi. Doğru Komutanlık katına geldi. Orada kendisine durum üzerine bilgi verdim. Gece olmasına karşın, Ordu Karargâhında görevli bütün başkanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı kişiye, kendisinin ne denli sert olduğunu, insanı yok edebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım davranışlarda bulunarak; hiç de yeri olmayan sözler söyleyerek; ara sıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, daha başlangıçta korkutma siyasası uygulamaya başladı.

Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden, bir süvari,bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa'nın beni istediğini söyledi. Komutanlığa geldiğim zaman anladım ki, yeni komutan benim görevimde kalabileceğimi buyurmuş...

Şimdi baylar, gelelim ayaklanma ve devrim evresine...

İbrahim Paşa'nın korkutma siyasası, gizli derneğin gözdağı verici tepkisiyle karşılandı. Paşa öfke ve sertlikten vazgeçmek zorunluğunu duydu. Kimi arkadaşlar ve bu arada en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) aracılığıyla gizli derneğin gücü ve girişimindeki sıkı tutum İbrahim Paşa'nın oğluna anlatıldı. Babasının derneğe karşı aykırı bir davranışta bulunmaması söylendi ve Paşa'dan güvence istendi.

Örneğin; "Komutan Paşa, gizli derneğe karşı aykırı bir davranışta bulunmayacağını anlatmak üzere, cuma namazını filan camide kılacak ve ikinci sırada namaza duracaktır..." gibi birtakım isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey, bu gibi bildirimleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Ama önemli işlerde görevlendirilen ve çalıştırılan, babasının emir subayı Nurettin Bey değil, daha çok, derneğin üyesi ve güvenilir adamı, Komutanlık Makamı Emir Subayı Yüzbaşı Kâzım Nami Bey (şimdi yazar ve öğretmen) idi.

İbrahim Paşa, derneğin isteklerine uymak zorunda bırakıldı. Ama derneğin örgütlerinden, girişimlerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden kendisine hiçbir zaman bilgi verilmemiştir.

Özgürlük ve Meşrutiyet devriminin ne zaman yapılacağını da, ne İbrahim Paşa ne de oğlu Nurettin Bey, daha önceden hiç duymamışlardır bile. Meşrutiyetin kuruluşu ile ilgili sorunun tümüyle içinde bulunduğum, bütün ayrıntıları ve evreleriyle yakından ilişkili olduğum için, bu konudaki anılarım, olduğu gibi aklımdadır.

Özgürlük ve Meşrutiyet devrimi ile ilgili gösterilerinde ivedi davrandığı sanılan Üsküp'teki düzenlemeleri Selanik'te ve başka yerlerde yapılacak düzenlemelerle ayarlamak üzere Üsküp'e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde eylemli gösteriler başladıktan sonra Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi: "Beni ordu komutanlığında bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacaksam, bir saldırıya uğramadan ve onurum kırılmadan hemen İstanbul'a gideyim." Üstelik Paşa, masası üstünde duran yazı hokkasını eline alarak, olduğu gibi aklımda kalan şu sözü de ekledi: "Burada benim, yalnız bir hokkam var; onu alır, giderim."

Gerekenlerle görüştükten sonra, istediği bilgiyi verebileceğimi, söyledim. Dernek adına yetkili olan öteki arkadaşlarla, İbrahim Paşa'nın komutanlığı işini görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalması ile ilgili dernek kararını ben kendisine bildirdim.

Ama bir iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir teğmen, bulunduğu yerden, İbrahim Paşa'ya çok onur kırıcı bir tel çekmiş. İbrahim Paşa hemen beni çağırttı ve teli uzatarak dedi ki: "Beni komutan olarak burada bırakacağınızı bildirmiştiniz. Bu onur kırıcı iş nedir?"

Komutan Paşa'ya, dernekçe kendisi için aldığımız kararı bütün örgütümüze duyuracak kadar zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi teller çektirmelerini önlemenin bugünlerde güç olacağını kabul etmesi gerektiğini söyleyerek, kendisini yatıştırmaya çalıştım.

Ama, aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, derneğin Manastır'daki Merkez Kurulunca Manastır'a çağrılmış. Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa'dan izin almaksızın Manastır'a gitmiş. Bundan üzüntü duyan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa'ya paylarcasına bir yazı yazmış.

Bunun üzerine, Muhlis Paşa'yı çağıran Merkez Kurulu,İbrahim Paşa'ya uzun bir tel çekmiş. Bu kez de, Mareşal Paşa beni çağırarak teli gösterdi ve: "Ya bu ne?" dedi.

Teli, başından sonuna dek okudum. Bu telde Konyar boyundan gelen Mareşal İbrahim Paşa'nın bütün yaşayışı, geçmişi, niteliği anlatıldıktan sonra, ağır ve çok onur kırıcı sözlerle zorbalık çağının, Sultan Hamit kulluğunun pek az rastlanılır bir örneği olan İbrahim Paşa'nın özgürlük için çalışan bir çevrede, özgürlük için çalışanlara komutanlık etmeye yeltenmesine şaşıldığı belirtilerek, hemen komutanlıktan çekilmesi bildiriliyor ve isteniyordu.

Baylar, bundan sonra gerçekten İbrahim Paşa Selanik'te duramadı. Dediği gibi, hokkasını alıp gitti.

Bunları öğrendikten sonra, Nurettin Paşa'nın Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet devriminin yapılmasına ve ayaklanmanın ılımlı ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda çalışıp önderlik eylemiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır, sanırım. Denildiği gibi, "ayaklanmanın ılımlı olarak yürütülmesinde" bile etkin olamamışlardır. En büyük ılımsızlık onların kendilerine karşı yapılmış olan davranışlarda görülmüştür.


Cevapla
  • Bilgi
  • Kimler çevrimiçi

    Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir