4- Sakarya Zaferi

Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:41

Doğu Cephesi Komutanının Bir Düşüncesi

Sayın baylar, karşıcılların sözleriyle yüksek kurulumuzun zamanını almak istemem. Çünkü bu sözler, birkaç kişinin şaşkın ve bilgisiz beyinlerinin yansılarından başka bir şey değildi. Genel Kurul, sözlerimi iyi karşılamıştı. Yalnız Doğu Cephesi Komutanının bir görüşüne, beş on günden beri veremediğim yanıtı, cepheye gitmeden önce, o gün, yani 4 Mart 1922 günü yazmıştım. Onu bilginize sunacağım. Yanıtın iyi anlaşılması için, izin verirseniz, önce, gelen yazıyı okuyalım:
Kişiye Özeldir.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine


Yönetim işlerimizin oluşumu ile ilgili tartışmalar bize yeni yeni ulaşmaktadır. Barışın sağlanmasından sonraki seçimde birçok değerli kişiler yerine birtakım tutucuların (muhafazakârların) toplanmasına karşı şimdiden alınacak önlemi en önemli bulurum. Ulusal Meclis, değerli kişilerden kurulmazsa iki büyük sakınca ülkemizi şimdiki örenliğinden kurtaramayacaktır.

Sakıncaların birincisi: Yenileşme düşüncesi olmayacak.

İkincisi: En önemli tasarıları, herhangi bir duyguya kapılarak, tartışmaya bile gerek görmeden geri çevireceklerdir. Böyle bir meclise karşı, üyeleri büyük uzmanlar olan ikinci bir meclisin bulunmasını yararlı görüyorum. Bu ikinci meclis, ulusal meclise yön vereceği ve onu ilerleteceği gibi, ülkenin varlığıyla ilgili kararlar, Millet Meclisinde coşkuyla kabul edilmese ya da edilse bile bu meclisin uyarması ve aydınlatması üzerine değiştirilebilir ve dokuncası önlenebilir. Bu meclise "Âyan" diyerek eskinin çürük hayatını hatırlamaktan kaçınmak için, buna "Büyük Uzmanlar Meclisi" denilebilir ya da daha uygun bir ad verilebilir. Üyelerini, birtakım sınırlamalar ve koşullar altında, milletvekili seçiminde olduğu gibi, ulus, seçebilir.

Bu üyeler için herhangi bir mesleğin en yüksek öğrenimini görmek ve Türkiye Hükümetinin bakanlığını, valiliğini ya da ordu komutanlığını yapmış olmak gibi önemli koşullar ayrıntılarıyla saptanabilir. İşin ayrıntıları, iş başındaki hükümetlerin de incelemesi ile, her türlü sakıncadan ayıklanmış olarak saptanabilir.
" Büyük Uzmanlar Meclisi kabul olunursa, her bakanlığın danışma kurulu da bu meclis üyeleri arasından ayrılır. Örneğin, Askerlik Danışma Kurulu, Bayındırlık Danışma Kurulu ve başkaları gibi, iki meclisin onayından geçerek bir süre uygulanması kabul edilecek olan herhangi bir programımızda direşim göstermek ve bu programın uygulanma yollarında güdülen erek ve amaçtan ayrılmamak için, bu danışma kurullarının varlığını pek gerekli sayıyorum. Böyle olmazsa, bakanlar değiştikçe program ve bunu yapacak adamlar da az çok değişmekten kurtulamayacaktır.

Bundan başka, kabul edilen herhangi bir şey, uzmanlarınca kabul olunmazsa eleştiriye yol açar. Ulus buna gereği gibi sarılmalı. Millet Meclisinin, ulus adına bir şeyi kabul etmemek ya da etmek ve denetlemek hakkıdır. Ama bu başka, uzmanların yapacağı ve bundan sonra kabul olunacak şey de başka olur. Olağan duruma dönüldükten sonraki zamanla ilgili kaygılarımı ve düşüncelerimi sunuyorum. Yüksek düşüncelerinizin bildirilmesini rica ederim."


18 /19.2.1922 ve sayısızdır.
Doğu Cephesi Komutanı
Kâzım Karabekir
Özeldir.4.3.1922
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa Hazretlerine


Y:18/19.2.1922 günlü ve sayısız kapalı tele:


Ülkenin genel yönetimini eline almış tek yüce kuvvet olan Büyük Millet Meclisinin vereceği kararların, uzmanlardan kurulan başka bir meclisçe incelenmemesinden doğacak sakıncalarla ilgili yüksek düşünceleriniz ilke olarak çok yerindedir.

Ancak, adı ve sanı "Âyan" olmasa bile, ulusun bütün hak ve yetkilerini kullanmak üzere seçilmiş ve seçilecek olan Büyük Millet Meclisinin temel kararlarını başka bir meclisin kararlarıyla bağlamak genel yönetim işlerinde izlediğimiz ilkelerin özüyle bağdaşamayacaktır.

Bu uzmanlar meclisi de, yüksek düşünceleriniz üzere milletvekilleri gibi ulusça seçilince, özdeş kaynaktan eşit yetki almış iki büyük kuvvetin, ulusun genel yönetimine etken olması, hukuksal bakımdan olduğu gibi uygulama bakımından da karışıklığa yol açan bir ikilik doğuracaktır.

Bu durumun yaratacağı dengesizliği düzeltmek için de, ulusun yaşamına ve haklarına etki yapacak üçüncü bir kuvvetin bulunmasını kabul etmek gerekecektir.

Düşünceme göre, aklınızdan geçen sakıncaları gidermek için tek çıkar yol, Millet Meclisi üyelerinin değerli ve uzman kişilerden seçilmesini sağlamak ve meclisin iç örgütünde, komisyonlar seçiminde, bakanlar kurulunun ayrılıp seçilmesinde bilim ve uzmanlık yönlerine çok önem vermektir.

Geçirdiğimiz acıklı denemelerin sonucundan esinlenerek kurulmuş bulunan ve ulusların yönetiminde en doğru bir yol olduğu gibi temel haklar bakımından da en beğenilen bir nitelikte olan bugünkü yönetimimizi berkitip sağlamlaştırarak, seçim işlerinde de uyanık bulunarak, hem bugün için, hem de gelecekteki yenilikler ve gelişmeler için en çok başarı sağlayacak bir yönetim makinesi kurulmuş olacağını saygıyla bildiririm.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal




Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:44

Kimi Devletlerle Yapılan Resmi ve Özel Görüşmeler

Saygıdeğer Baylar, 1921 yılı içinde, çeşitli devletlerle resmi ve özel birtakım görüşmeler yapılıyordu. Türk-Rus görüşmeleri ve ilişkileri olumlu bir yönde gelişiyordu. Fransızlardan başka, İtalyanlar ve İngilizlerle de görüşmeler yapılmıştır. 1921 yılı Haziranında yanlış anlamaya yol açan bir konuyu anlatacağım. 13 Haziran 1921'de İtilâf kuvvetleri Başkomutanı General Harington'un yakınlarından olduklarını söyleyen Binbaşı Henri (Henry) ve Sturton adında iki subay motorla İnebolu'ya geldiler.

Bu subaylar, General Harington adına şunları bildirdiler: Ben, bir torpido ile İnebolu'dan İstanbul'a Harington'un Boğaziçi'ndeki yalısına gideyim. Orada Generalle barış ilkeleri üzerinde anlaşayım. Ayrıca, İngiltere'nin tam bağımsızlığımızı kabul ettiğini Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve başka konular üzerinde tartışılabileceğini söylemişler. Bu subaylara verilen yanıtta, benim İstanbul'a gitmeyeceğim ve General Harington'un İnebolu'ya gelip o sıralarda orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin uygun olacağı bildirilmişti.

18 Haziran 1921 günlü bir telyazısı da, İstanbul'da Hâmit Bey'den geldi. Bu telyazısında başlıca şunlar bildiriliyordu: "Burada resmi görevi olan bir İngiliz bugün, İngiltere'nin İstanbul'daki en yüksek makamı adına bana başvurarak tez elden bir barış yapmak için görüşmeye hazır bulunduklarından, Mustafa Kemal Paşa Hazretleriyle hemen ilişki kurmak istediklerini ve ivedilikle karşılık beklediklerini söyledi ve bu haberi size iletmemi rica etti."

Hâmit Bey'e verilen yanıtta görüşmelere hazır olduğumuz bildirilmişti.

5 Temmuz 192l'de Zonguldak'a gelen bir İngiliz torpidosu, General Harington'dan bana bir mektup getirmişti. Çevirisi Ankara'ya telle bildirilen bu mektup şu idi:

Komutan Henri aracılığıyla aldığım habere göre, siz bana, bir askerin bir askerle görüşmesi yolunda kimi düşünceler bildirmek isteğinde bulunmuşsunuz. Durum böyle ise, sizin uygun göreceğiniz bir günde, İnebolu da, ya da İzmit'te sizinle buluşmak üzere Ajaks (Ajax) zırhlısıyla gelmeme İngiltere Hükümetince izin verilmiştir.

Siz isterseniz, durum üzerinde çok açık ve serbest olarak görüşmeye hazırım. Düşüncelerinizi dinlemek ve bunları incelenmek üzere, İngiltere Hükümetine bildirmekle görevliyim. İngiltere Hükümeti adına görüşüp konuşmak için hiçbir resmi yetkim yok. Görüşmenin İngiliz zırhlısında yapılması gerekir. Zırhlıda yüksek kişiliğiniz, size yaraşır bir biçimde karşılanacaktır. Karaya dönünceye dek tam bir özgürlük içinde bulunacaksınız. Bu türlü bir buluşmayı kabul ederseniz size uygun gelecek gün ve saatleri bildirmek iyiliğinde bulunmanızı rica ederim.


Bu mekbuna göre, General Harington'la ilişki arayanın ve onunla görüşmek isteğinde bulunan ben olduğum anlaşılıyor. Oysa, gerçek böyle değildi. Onun için General Harington'a şu yanıtı verdim:

Zonguldak'a göndermiş olduğunuz mektubun çevirisini bugün Ankara'ya bildirdiler. Yapacağımız konuşmaya bir yanlış anlamanın, temel olmaması için aşağıdaki noktalara dikkatinizi çekmek zorundayım.13 Haziran günü Binbaşı Henri ve arkadaşı İnebolu'ya gelerek sizin, Binbaşı Henri aracılığı ile Refet Paşa'ya önerilmiş olan ilkeler üzerinde benimle görüşmek istediğinizi söylemişlerdi. Nitekim, bu noktalar Binbaşı Henri'nin size yazdığı ve imzalı bir örneğini de bize bıraktığı mektupta belirtilmiştir.

Aramızda doğrudan doğruya yapılan yazışmanın başlangıcı budur. Ulusal isteklerimiz sizce bilinmektedir. Ulusal topraklarımızın tümüyle düşmanlardan kurtarılması ile ulusal sınırlarımız içinde siyasa, maliye, iktisat, askerlik, adalet ve kültür yönlerinden tam bağımsızlığımız, ilke olarak kabul edilirse görüşmelere başlamaya hazır olduğumuzu bildiririm. Binbaşı Henri'nin size anlattığı nedenlerden ötürü, görüşmelerin, çok iyi karşılanacağınız İnebolu ilçesinde ve karada yapılması bizce uygun görülmüştür.

Bu noktalarda, aramızda görüş birliğinin olup olmadığını belirtecek yazınızı bekliyorum. Yüce dileğiniz yalnız durum üzerinde görüşmekse, bunun için arkadaşlarımızdan birini görevlendirebiliriz.

Bu mektuba bir yanıt gelmedi. Ancak, Temmuzun yedinci günü İstanbul'da Hâmit Bey'i gören İngiliz İşgüderi Bay Rattigan, bir tüccar kimliğiyle Anadolu'ya gelen Binbaşı Henri'ye, General Harington'un, Anadolu'daki İngiliz tutsaklarının yerlerini ve sağlık durumlarını öğrenmeye çalışması ve olabilirse ulusal orduların İstanbul'a doğru yürüyüp yürümeyeceklerini Mustafa Kemal Paşa'dan sormasını anımsattığını, Binbaşı Henri'nin bundan başka girişimlerde bulunmaya hiçbir yetkisi olmadığını söylemiş.

Baylar, 1922 yılı Ağustosuna değin de Batı devletleriyle olumlu anlamda gerçek ilişkiler kurulmadı. Ülkemizde bulunan düşmanları silah gücüyle çıkarmadıkça, çıkarabilecek varlığımızı ve ulusal gücümüzü eylemli olarak göstermedikçe siyasa alanında umuda kapılmanın yeri olmadığı yolundaki inancımız kesin ve sürekli idi.

En doğru inancın bu olduğunu, bu olacağını doğal olarak kabul etmek gerekir. Gerçekten, bugünün yaşama koşulları içinde bir birey için olduğu gibi bir ulus için de gücünü ve yeteneğini iş ile gösterip tanıtlamadıkça kendisine saygı gösterilmesini ve önem verilmesini beklemek, boşunadır. Güçten ve yetenekten yoksun olanlara yüz verilmez. İnsanlık, adalet, mertlik gereklerini; bütün bu niteliklerin kendilerinde bulunduğunu gösterenler isteyebilir.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:45

Dünya Önünde Vereceğimiz Sınava Hazırlanırken
Baylar, dünya, sınav alanıdır, Türk ulusu, bunca yüzyıllardan sonra yine bir sınav, hem de bu kez, en çetin bir sınav karşısında bulunduruluyordu. Sınavda başarı sağlamadan kendimize karşı iyi davranılmasını beklemek, bizim için doğru olabilir miydi?

Biz, büyük bir önemle dünya önünde vereceğimiz sınava hazırlanırken, bir yandan da gözlemcilerin durumlarını, ruh ve düşüncelerini gözden uzak tutmamayı her zaman yararlı buluyorduk. Bu amaçla, bildiğiniz gibi, önce Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'i, sonra da İçişleri Bakanı Fethi Bey'i Avrupa'ya göndermiştik. İstanbul üzerinden Avrupa'ya gidecek olan Yusuf Kemal Bey'e İstanbul'la ilgili kimi özel görevler de verilmişti.

Yusuf Kemal Bey, İzzet Paşa ve arkadaşlarıyla ve gerçek bir istek ve dilek olursa, Vahdettin ile de görüşecekti. Vahdettin'in Meclisi tanımasını, İzzet Paşa ve arkadaşlarının da bizim saptadığımız ereğe doğru yürümesini önerecekti. Yusuf Kemal Bey, İstanbul'da aldığı yönergeye göre çalıştı. Ama ne yazık ki, İzzet Paşa ve arkadaşları kendisini oyalayıp aldatarak padişaha bir dilekçi imiş gibi götürdüler.

İzzet Paşa ile arkadaşları bununla da yetinmeyerek, Yusuf Kemal Bey'in Avrupa'daki girişimlerini karıştırmak ve güçleştirmek üzere, İzzet Paşa'yı Yunanlıların elinde bulunan yerlerden geçirerek Yusuf Kemal Bey'den önce Paris'e ve Londra'ya gönderdi. İzzet Paşa, bu yolculuğunu son dakikaya dek gizlemiştir.

Yusuf Kemal Bey'in Paris ve Londra'da yaptığı konuşmalardan bir sonuç çıkmadı. Yalnız İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının yakın bir zamanda toplanacakları, bize barış önerilerinde bulunacakları anlaşıldı. Anadolu'nun boşaltılması ilke olarak kabul edilmiş ise de görüşmeler sırasında çarpışmalar başlayacak olursa, barış girişimleri sonuçlanamayacağından Yunanlılarla bir ateşkes anlaşması yapmamız gerekirmiş.

Bunu Yusuf Kemal Bey'e söyleyen Lord Kürzın'a (Lord Curzon) Yusuf Kemal Bey, toplantıda ilkin Anadolu'nun boşaltılmasına karar verilip iki yana bildirilmesinin ateşkes anlaşmasından daha etkili olacağını söylemiş. Lord Kürzın, ateşkes anlaşması üzerinde direnmiş ve bunun hükümetimize bildirilmesini ve alınacak yanıtın kendisine verilmesini istemiş.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:46

22 Mart 1922 Günlü Ateşkes Anlaşması Önerisi

Yusuf Kemal Bey daha Türkiye'ye dönmeden, İtilâf Devletleri dışişleri bakanları 22 Mart 1922 gününde Türkiye ve Yunan hükümetlerine ateşkes anlaşması yapmalarını önerdiler.

Bu sırada ben cephede bulunuyordum. Ateşkes anlaşması ile ilgili öneriyi Dışişleri Bakanı Vekili Celâl Bey bana bildirdi. Ateşkes anlaşması önerisi, ana çizgileriyle şöyle idi: İki yanın birlikleri arasında on kilometrelik asker bulunmayan bir alan meydana getirilecek. Birlikler, insan ve cephane bakımından güçlendirilmeyecek. Birliklerin konumunda değişiklik yapılmayacak.

Gereçler de bir yerden bir yere götürülmeyecek. Ordumuz ve askerlik durumumuz İtilâf Devletlerinin askeri kurulları denetimine açık olacak. Bu kurulların yargıcılığını gönül hoşluğuyla kabul edeceğiz. Savaş, üç ay süre ile durdurulacak ve bu durum, barış için yapılacak ön görüşmeleri iki yan kabul edinceye dek, üçer aylık sürelerle kendiliğinden yenilenecek. Savaşçı devletlerden biri savaşa başlamak isterse ateş kesme süresinin bitmesine hiç olmazsa on beş gün kala öbür savaşçı devlete ve İtilâf Devletleri temsilcilerine durumu bildirecek.

Baylar, Yunanlılar bu öneriyi hemen kabul ettiler. Yunan ordusu Sakarya'da maddi ve manevi bakımdan yenilmişti. Bu ordunun yeniden geniş, çapta bir saldırıya geçerek talihini bir daha denemeye kalkışması güç idi. Bunu, bu gerçeği elbette herkes anlayabilmişti. Yunan ordusunu, yeniden, kesin sonuç verecek bir savaşa sürülemeyince, bizim bir yıla yakın bir zamandan beri hazırlamakla uğraştığımız ordumuzu uyuşukluğa düşürmek, ulusal hükümete umutlar vererek bekletmek ve böylelikle geçecek süre içinde ulusal hükümeti ve ordumuzu gevşetmek gerçekten önemli bir önlemdi. Bunun için, İtilâf Devletlerinin Anadolu'yu boşaltma ve Yakın Doğu sorununu çözme amacıyla önerdiklerini bildirdikleri bu ateşkes anlaşması koşullarını önemle inceledik.

Önce, Ankara'da bulunan Bakanlar Kurulu ile, makine başında görüştük. İstanbul'daki görevlimiz aracılığıyla Dışişleri Bakanlığından, İtilâf Devletleri temsilcilerine verilmesini uygun gördüğümüz ilk yanıt şu idi:

23/24 Mart 1922 günlü telinizin eki olan ve ateşkes anlaşması yapılmasını öneren notayı bugün 24 Mart 1922 günü saat... de aldım. Ordunun durumunu da ilgilendirdiği için, Bakanlar Kurulunda ve gerektiğinde Mecliste görüşülmeden önce, cephede bulunan Başkomutan'a düşüncesini bildirmesi için yazdım. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince verilecek yanıtın, temsilcilerin dilekleri üzerine elden geldiğince kısa bir zamanda bildireceğini temsilcilere duyurunuz efendim.

24 Mart 1922 gününde Bakanlar Kurulu Başkanlığına şu düşüncelerimi bildirdim:

İlke olarak, İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının ortaklaşa yaptıkları ateşkes önerisini kabul etmemek, ya da herhangi bir biçimde bu öneriye eğilim gösterilmiyor ve güvenilmiyormuş gibi davranmak doğru değildir. Tersine, ateşkes önerisini iyi karşılamak gerekir. Bu nedenle, vereceğiniz yanıt olumsuz değil, olumlu olacaktır. İtilâf Devletlerinde iyi niyet yoksa olumsuz davranış onlardan gelmelidir. Ancak, onların önerdiği koşulları kabul edemeyeceğimiz için karşı koşullar ileri süreceğiz.

Ertesi gün ajanslarda ve gazetelerde notadan söz edilerek şu haberler yayımlanıyordu:

... Yakın Doğu'yu barışa kavuşturmak ve yeniden can ve mal yitimine yol açmadan Küçük Asya'yı boşaltmak amacını güttüğü sanılan bu önerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetince iyi karşılandığı ve İtilâf Devletlerinin uzdileğine ve yan tutmazlığına güvenilerek hükümetçe olumlu yanıt verileceğinin kuvvetle umulduğu hükümet çevrelerince söylenmektedir. Sözü geçen önerinin, akla yatkın ve uygulamaya elverişli koşulları kapsamasını ve barışın bir an önce yapılmasını sağlayacak nitelikte kısa süreli olmasını dileriz.

Bakanlar Kurulunun, verilecek yanıtın Avrupa'da bulunan Dışişleri Bakanımızın dönüşüne bırakılması yolundaki düşüncesine karşı da beklemenin, gerekli olmadığını bildirmekle birlikte; verilecek yanıt üzerindeki genel kararımı da şöylece özetledim:

Ateşkes önerisini ilke olarak kabul ediyoruz. Ancak, ordunun eksiklerinin ve hazırlıklarının tamamlanmasından hiçbir zaman geri kalınmayacaktır. Ordumuzun içine yabancı denetleme kurulları sokmayacağız. Ateşkesmeyi, düşmanın (yurdumuzu) boşaltması için kabul etme ilkeleri içinde uygulanabilecek koşullar ileri süreceğiz. Ateşkes anlaşmasıyla birlikte boşaltmanın başlaması en önemli koşul olacaktır.

Martın 24'üncü günü makine başında, notaya verilecek yanıtı Bakanlar Kuruluna bildirdim. Bakanlar Kurulu da Ankara'da hazırladıkları yanıtın bir örneğini bana bildirmişlerdi. İki yanıt örnekleri arasında kimi ayrılıklar görüldü. En sonu, 24 /25 Mart gecesi Bakanlar Kurulu ile Sivrihisar'da birleşip, verilecek yanıtı görüşerek saptamaya karar verdik.

Baylar, İstanbul'daki özel görevlimizin Dışişleri Bakanlığına çektiği 25 Mart günlü kapalı telden anlaşıldığına göre, özel görevlimiz Tevfik Paşa ile görüşmüş. Tevfik Paşa, temsilcilerin, Padişahın hükümetine de verdikleri söz konusu notayı Ankara'ya göndererek alınacak yanıtın kendilerine bildirilmesini rica ettiklerini söylemiş. Görevlimiz, (Ankara'nın) söz hakkının yalnız ateşkesme önerisi üzerinde mi, yoksa bütün işlerde mi olduğunu Tevfik Paşa'ya sormuş. Tevfik Paşa bu soruya yanıt vermemiş. Görevlimizin, İzzet Paşa'dan ne gibi haberler aldığı yolundaki sorusuna da, Tevfik Paşa şu yanıtı vermiş: "İzzet Paşa yakında konferansın toplanacağını ve ne olursa olsun aşırılıklara gidilmemesini bildiriyor."


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:47

Ateşkes Önerisine Yanıt Vermeye Hazırlanırken Alınan Barış Önerisi

Baylar, Sivrihisar'da ateşkes önerisiyle ilgili olan notanın yanıtı kararlaştırıldıktan sonra Bakanlar Kurulu Ankara'ya döndü. Ama biz daha bu yanıtı vermeden, Paris'te toplanan Bakanlar Konferansının 26 Mart 1922 günlü ikinci bir notası alındı. Bu nota İtilâf Devletlerinin barış ilkeleri ile ilgili önerilerini kapsıyordu. Bu önerilerin ana çizgileri şunlardı:

"Gerek Türkiye'de gerek Yunanistan'da, azınlıkların haklarının korunmasına ve bu amaçla konulacak kuralların uygulanmasına Milletler Cemiyetinin de katılmasının sağlanması; doğuda bir Ermeni yurdunun kurulması ve bu işe de gene Milletler Cemiyetinin katılmasının sağlanması;

Boğazların serbestliğini sağlamak için Gelibolu yarımadasında ve boğazlar yöresinde asker bulunmayan bölge kurulması;

Trakya sınırının, Tekirdağ'ı bize; Kırklareli, Babaeski ve Edirne'yi Yunanlılara bırakacak biçimde saptanması;

Bizde kalacak olan İzmir kentindeki Rumlar ve Yunanlılarda kalacak olan Edirne kentindeki Türklere, bu kentlerin yöntemine adaletli olarak katılabilmelerini sağlamak amacıyla uygun bir yöntemin kararlaştırılması;

Barış yapılır yapılmaz İstanbul'un İtilâf Devletlerince boşaltılması;

Sevr tasarısı ile elli bin kişi olarak saptanan Türk silahlı kuvvetlerinin seksen beş bine çıkarılması ve Sevr tasarısında olduğu gibi askerlerimizin ücretli asker olması;

Sevr tasarısında sözü geçen maliye komisyonu kaldırılarak, İtilâf Devletlerinin iktisadi çıkarlarını, genel borçların ve bize yükletilecek savaş zararları karşılığının ödenmesini sağlamak için Türk egemenliğiyle bağdaşabilecek bir yöntemin saptanması;

Adalet ve iktisat alanlarındaki kapitülasyonlarda değişiklik yapılmak üzere birer komisyon kurulması."

Baylar, İtilâf Devletlerinin ateşkes önerisiyle ilgili olan ilk notaları iyice inceledikten ve ikinci ayrıntılı notalarındaki koşullar görüldükten sonra, bu devletlerin, İstanbul Hükümeti ile birlik olarak bize karşı, yok edici girişim ve çalışmalarla yeni bir evre açtıkları yargısına varmak pek doğaldı. Buna karşı, durumun çok ağır olduğunu düşünerek önemli ve büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyordu.

İlkin, bize önerilen koşulların ne olduğunu ulusa ve dünya kamuoyuna anlatmak uygun idi. Bunlarla ilgili olarak (görüşlerimi) Bakanlar Kuruluna bildirdim.

Her iki notaya 5 Nisan 1922 günü verdiğimiz yanıtıntemel noktalarını hatırlatayım:

Ateşkesi ilke olarak kabul ettik. Ama, ana koşul olarak ateşkes anlaşmasıyla birlikte boşaltma işine hemen başlanılmasını çok gerekli gördük. Ateşkes anlaşması süresinin, Anadolu'nun boşaltılması süresi gibi dört ay olmasını önerdik ve boşaltma işi bittiği zaman barışla ilgili ön görüşmeler sonuçlanmamış olursa, anlaşmanın kendiliğinden üç ay daha uzamasını kabul ettik.

Boşaltmanın nasıl yapılacağı konusunda da önerimiz şu idi:

Ateşkes anlaşmasının ilk gününden başlayarak, ilk on beş gün içinde Eskişehir-Kütahya- Afyonkarahisar kesimi ve ateşkes başlangıcından sonra dört ay içinde İzmir'le birlikte bütün topraklarımız boşaltılacaktır.

Ateşkes anlaşması ile ilgili önerilerimiz İtilâf Devletlerince kabul edilirse, barış önerilerini incelemek üzere üç hafta içinde delegelerimizi, kararlaştırılacak kente göndermeye hazır olduğumuzu bildirdik.

Bu notamıza 15 Nisan 1922'de yanıt verdiler. Elbette olumsuzdu. Biz de 22 Nisanda buna yanıt verdik. Verdiğimiz bu yanıtın son bölümünde ateşkes anlaşması üzerinde uyuşmaya varılmasa bile, barış görüşmelerini geciktirmenin uygun olmayacağını bildirdik.

İzmit'te bir konferans toplanmasını önerdik. Bu yazışmalar da sonuçsuz kaldı. Beykoz'da, ya da Venedik'te bir konferansın toplanması birçok kez söz konusu oldu. Ama, kesin sonuçlu büyük utkumuzu kazanıncaya dek bunların hiçbiri gerçekleşmedi.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:48

Başkomutanlık Yasasının Tarihçesi
Sayın baylar, bizim başkomutanlığımız ile ilgili 5 Ağustos 1921 günlü yasanın bir tarihçesi vardır. İsterseniz, bu konuda yüksek kurulunuzu biraz aydınlatayım.

Başkomutanlık yasasının süresi, birinci kez, 31 Ekim 1921'de; ikinci kez, 4 Şubat 1922'de; üçüncü kez, 6 Mayıs1922'de uzatıldı. Her uzatılışında karşıcılların türlü türlü eleştirileri ve dokunaklı sözleriyle karşılaşıldı. Özellikle üçüncü uzatılışı önemlice bir olay biçiminde oldu.

6 Mayıs 1922 gününden önceki günlerde, zamanı geldiği için, yasa süresinin uzatılması Mecliste söz konusu olmuş. Ben rahatsızlığım dolayısıyla Mecliste bulunamamıştım. 5 Mayıs günü akşamı konutuma gelen Bakanlar Kurulu üyeleri durumu şöyle anlattılar: Mecliste karşıcıllar, benim başkomutanlıkta kalmamı istemiyorlar. Birçok tartışmalı görüşmelerden sonra iş oya konulmuş, gereken çoğunluk sağlanmamış; yani Başkomutanlık Yasası süresinin uzatılması kabul edilmemiş.

Bakanlar Kurulu üyeleri, özellikle Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı -ki bunlar askeri durumu yakından izleyen makamlardır- pek çok üzülmüşler. Meclisin gösterdiği bu ruh durumu karşısında kendilerinin de görevde kalmalarının bir yararı olmayacağını ileri sürerek çekilmeye kalkıştılar.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:56

Yurdun Yüce Çıkarı Adına Başkomutanlık Görevimi Bırakmaya Karar Verdim

Ordu, Meclisin oyu belli olduğu dakikadan sonra komutansız kalmıştı. Genelkurmay Başkanı ile Bakanlar Kurulu da çekilecek olursa ülkenin genel yönetiminde düşünülmeye değer ağır bir bunalımın doğmasından kaçınılamazdı. Onun için, gerek Genelkurmay Başkanına gerekse Bakanlar Kurulu üyelerine, daha yirmi dört saat, güçlüğe dayanmalarını ve beklemelerini rica ettim. Ülkenin ve genel amacın yüksek çıkarı için, ben de Başkomutanlık görevimi sürdürmeye karar verdim ve bunu Bakanlar Kuruluna da bildirdim.

Ertesi gün, 6 Mayıs 1922'de bir gizli oturumda Meclise, açıklama yapacağımı bildirdim. Açıklama yapmadan önce, Başkomutanlığa karşı söz söylemiş kişilerin görüşlerini, Meclis tutanaklarını getirerek, birer birer incelemiştim.

Baylar, kurulunuzu daha çok yormamak için, sözünü ettiğim gizli oturumda söylediklerimi özetlemekle yetineceğim:

"Baylar", dedim, "Başkomutanlık ve Başkomutanlık Yasası konusunda, başlangıcında olduğu gibi bugün de yasanın gereksizliğinden, ya da değiştirilmesi gereğinden söz eden ve Başkomutanlığın varlığından yakınan kişiler vardır. Bunların yine her zamanki kişiler olduğu görülmektedir. Ben, gereksiz bir görevin, bir makamın ille de sürüp gitmesinden yana değilim. Herhangi bir makama sorumsuz yetkiler sağlayacak yasalardan yana da değilim. Ancak, Başkomutanlık makamının ve bu makama yetki veren yasanın gereğine ve gereksizliğine karar verebilmek için genel durumun, askerlik durumun iyice incelenmesi ve gözden geçirilmesi gerekir. Bu nokta ile ilgili düşüncelerimi bildirmeden önce Başkomutanlığın ve Başkomutanlık Yasasının gereksizliği üzerinde söz söylemiş olan kişilerin kimi sözlerini birlikte gözden geçirelim.

Örneğin, Salih Efendi (Erzurum Milletvekili) benim, Meclisin hakkını zorla aldığımı, zorla almak istediğimi söyleyerek açık hakkımızı vermeyiz, diye bağırıp çağırmış.

Baylar, açık konuşacağım, beni bağışlayınız. Her birinizin olağanüstü yetki ile seçilmesine ve olağanüstü yetkisi olan bir Meclisin kurulmasına ve bu Meclisin memleket alınyazısını elinde tutacak bir nitelik kazanmasına çalışan benim! Bunu başarmak için en yakın arkadaşlarımla düşünce savaşımı yaptım. Bütün yaşamımı, varlığımı, bütün onurumu ve özsaygımı tehlikelere attım. Demek ki, bu, benim eserimdir. Ben, eserimi alçaltmakla değil, yüceltmekle ödevliyim.

Salih Efendi'den hiç olmazsa beni de kendisi kadar olsun, bu Meclisin haklarıyla ilgili saymasını rica ederim. Daha çoğunu istemem. Bunları söyledikten sonra, 'Meclisin hakkını zorla almak sözünü' olduğu gibi Salih Efendi'ye geri veririm. Böyle bir şey söz konusu değildir ve olamaz. Baylar, Başkomutanlık sorununun gizli oturumda görüşülmesinin uygun olacağı yolunda bir önerge verilmiş. Bu da birçok biçimlerde kötü yorumlara uğramış. Sorunun açık oturumda görüşülmesi istenmiş. Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey, gizli oturumlarla gerçeğin ulustan gizlenmek istendiğini söylemiş. Gerçekte, Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız yasama görevi yapan bir Millet Meclisi değildir.

Yürütme yetkisini de elinde bulunduruyor. Böyle de olmasa, ülkenin, devletin her türlü işleriyle ilgili kararları vaktinden önce, açık oturumda konuşmak, herkese duyurmak dünyanın neresinde görülmüştür? Özellikle, söz konusu sorun, düşman karşısında bulunan bir ordunun başkomutanıyla ilgili olursa, bunu açık oturumda görüşerek, başkomutandan yana olduğu gibi, ona karşı söylenilen sözleri düşmana işittirmekte yurt çıkarı var mıdır? Başkomutanın ordu üzerindeki, özellikle düşman üzerindeki etkisi ve erki çok büyük olmak gerekir. Dahası, Hüseyin Avni Bey'in burada söz konusu ettiği rahatsızlığımı bile düşmanın işitmesi sakıncalıdır. Bunun ne gereği vardı?

Görüyorsunuz ki, sorunun gizli oturumda görüşülmesi istenmekle, Mehmet Şükrü Bey'in dediği gibi, hiçbir zaman gerçekleri ulustan gizlemek amacı güdülmemiştir. Gönül isterdi ki, açık oturumda bir sakınca olmasaydı da Mehmet Şükrü Bey istediklerini kürsüden bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey'in sözlerindeki anlamı, gizli anlamı ulusa açıklayıp yorumlasaydım. Şükrü Efendi bilsin ki, ulus onun gibi düşünmüyor. Şükrü Efendi bilsin ki, onun dediği gibi güldürü (komedya) oynamıyoruz.

Biz buraya güldürü oynatmak için toplanmadık. Baylar, güldürü oynayan ve oynatan, Şükrü Efendi'nin kendisidir. Ama şuna inansın ki, biz o güldürüye kapılmayacağız. Şükrü Efendi'nin, oynamak ve oynatmak istediği güldürü sonunda, yakalandığı yasa pençesinden ne denli büyük bir alçalma ile kurtulduğunu unutacak kadar çok zaman geçmemiştir.

Baylar, Hüseyin Avni Bey, Başkomutanlık Yasasına karşı konuşurken birtakım sözler söylemiş. Yüce Meclise: 'Bu tutumla ulusu rezil edeceksiniz' demiş. 'Uyuşuklar' sözünü kullanmış. 'Görevler kişilere bağlı değildir; kişiler yoktur, ulus vardır.' yollu kurallar ileri sürmüş.

Gerçi, temel olan ulustur, toplumdur. Onun da genel iradesi Mecliste belirir. Bu, her yerde böyledir. Ama, bireyler de vardır. Meclis, yurt ve devlet işlerini bireylerle, kişilerle yürütmektedir. Her devletin işlerini yöneten kişi ve kişiler ortadadır. Gerçeği, anlamsız kuramlarla yadsımanın yeri yoktur."

Baylar, Hüseyin Avni Bey, ikide birde, birtakım yersiz sözlerle konuşmamı kesiyordu. Kendisini ağır sözlerle uyardım. Meclisin, mahalle kahvesi olmadığını söyledim. Ulusun kâbesi olan kürsüye saygı göstermesini istedim.

"Baylar, söz söyleyen bir kişi de Salâhattin Bey'dir. Salâhattin Bey bize, saldırıya geçip geçemeyeceğimizi sormuş imiş. Biz de: 'Geçeceğiz'. demişiz. Kendisi de: `Geçemeyeceksiniz.' demiş. En sonu, geçememişiz. Kendi sözü olmuş.

Oysa, saldırının geciktirilmesi nedenlerini, yeri geldikçe, gereği kadar açıkladığımızı sanıyorum. Bir daha söyleyeyim ki: Saldırıya geçeceğiz. Düşmanı yurdumuzdan kovup uzaklaştıracağız. Bu kararımızda direniyoruz. Duraksamayı gerektiren hiçbir engel düşünülemez. Bundan başka, Salâhattin Bey demiş ki: Ordu en yüksek güce ulaşmıştır.

Evet, ordumuzun yetkindir, ama en yüksek güce ulaşmış değildir. Kendisi gibi asker bir arkadaşın, yüce kurulunuza böyle söyleyebilmesi için ordunun içyüzünü bilmesi gerekir. Oysa, Salâhattin Bey bundan çok uzaktır. Ordu ile yakından ilgili olanların sözü, yalnız benim sözüm değil, bütün komutanların sözü, kendisini yalanlamaktadır. Ama, elbette ordumuzu yaraşacak güce ulaştıracağız. Salâhattin Bey'in önemli sözlerinden biri de: 'Bizim en önemli ödevimiz siyasa yapmaktır.' demesidir.

Hayır baylar, bizim önemli ve temel ödevimiz, siyasa yapmak değildir. Bizim ve bütün ülkenin ve ulusun bugün biricik ödevi, topraklarımızda bulunan düşmanı, süngülerimizle kovup atmaktır. Bunu yapamadıkça siyasa, anlamsız bir söz olarak kalır. Bununla birlikte, bir dakika için Salâhattin Bey'in sözlerini kabul edelim.
Buna ben engel miyim?
Başkomutan engel midir?
Bu sözün Başkomutanlık Yasasıyla ne ilgisi vardır?
Anlaşılıyor ki, bir engelleme ve bir karşıtlık düşünülmektedir. Ben, ulusal amaca ulaşmak için tek çıkar yolun savaşmak ve savaşta başarı sağlamak olduğunu söylüyorum. Bütün gücümüzü, bütün kaynaklarımızı, bütün varlığımızı orduya vereceğiz. Gücümüzü dünyaya tanıtacağız ve ancak ondan sonra ulusuinsan gibi yaşatabileceğiz! diyorum.

Salâhattin Bey, işte bu anlayışı, aklınca siyasa yapmaya engel sanıyor ve sorunların siyasayla bir çözüme bağlanabileceği kuruntusuna kapılıyor. Bir de, Salahattin Bey diyor ki: 'Bugünkü askeri durumda giderlerin tutarını incelememize Başkomutanlığın varlığı bir engeldir.'

Baylar, bu doğru değildir. Başkomutan, Meclisin gelir kaynaklarını incelemesine ne zaman engel olmuştur? Gelir kaynaklarımızla ne yapabileceğimiz, belki herkesten çok, beni kaygılandırmaktadır. Yalnız, ben, ordumuzun varlığını ve gücünü paramızla orantılı bulundurmak kuramını kabul edenlerden değilim. 'Paramız vardır, ordu yaparız; paramız bitti, ordu dağılsın...'

Benim için böyle bir sorun yoktur. Baylar, para vardır ya da yoktur; ister olsun, ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu noktada bir anımı da canlandırayım. Ben ilk kez bu işe başladığım zaman, en akıllı ve düşünür geçinen birtakım kişiler bana sordular:

'Paramız var mıdır? Silahımız var mıdır?'
'Yoktur.' dedim.
O zaman: 'Öyleyse ne yapacaksın?' dediler.
'Para olacak,ordu olacak ve bu ulus bağımsızlığını kurtaracaktır!' dedim.
Görüyorsunuz ki, hepsi oldu ve olacaktır.

Birtakım baylar da: 'Başkomutan ulusa parasız zorla iş (angarya) yaptırıyor; oysa yasalar ülkede parasız zorla iş yaptırmayı yasaklamıştır.' demişler. Bu doğrudur baylar; ama gerekseme, tehlike, bize her şeyi yasal göstermektedir. Ordunun eksikleri ulusa parasız zorla iş yaptırmayı gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru yasa, budur. Ulusun ve ordunun yenilmemesi için, 'yasa buna engeldir' diye, gerekli gördüğüm önlemi almakta duraksamayacağım.

Efendim, Kara Vâsıf Bey de demişler ki: 'Her yerde başkomutan vardır; ama başkomutanlık için ayrıca bir yasa yoktur. Yürürlükte bulunan askerlik yasaları, her komutanın olduğu gibi başkomutanın da görev ve yetkisini belirtir ve sınırlar. Bunu da bilimler belirtir ve saptar.'

Bilirsiniz ki, devletler, çeşitli biçimdeki hükümetlerle yönetilirler. Biçimlerine göre, başlarında krallar, imparatorlar, padişahlar bulunur. Kimilerinin de başlarında cumhurbaşkanları vardır. Böyle ülkelerde başkomutan, devletin başında bulunan kişi olur. Bu kişi, başkomutanlık görevini ya kendisi yapar, ya da birini vekil eder.

Bizim bugünkü hükümet biçimimize göre başkomutanlık, Meclisin manevi kişiliğinde belirir. Bunun için Meclis, falan, ya da filan kişiyi başkomutan seçince bu seçime 'yasa' derler. Kral, padişah, imparator buyruğuna `irade' dendiği gibi Meclisten çıkan ulusal buyrultulara da 'yasa' adı verilir. Demek, yasa vardır. Bir Meclisin olağanüstü bir zamanda, kendisine olağanüstü görev verdiği başkomutan, Kara Vâsıf Bey'in komutanların görev ve yetkilerini belirtip sınırladığını bildirdiği Askeri Ceza Yasasıyla ve İç Hizmet Tüzüğü ile bağlanıp kalması gereken bir komutan değildir.

Kara Vâsıf Bey'in, 'bilimler belirtir ve saptar' dediği şey, büsbütün başkadır. Askerlik bilim ve teknikleri askerliğin niteliğini ve başkomutan olacak kişide bulunması gereken nitelikleri anlatır, açıklar ve öğretir. Yoksa, insanları başkomutanlığa, komuta edilecek ordunun gerçek iyesi, ya da yasal vekilleri getirir. 'Başkomutanlık niteliği bende vardır.' diyen her adamın o yere kendiliğinden gelebilmesinin ise anlamı büsbütün başkadır.

Kara Vâsıf Bey, bir de demiş ki: 'Başkomutan, cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın!' Bu düşünce yanlıştır. Cephenin insan sayısıyla, bunların yiyeceği, giyeceği, silahı, cephanesi ile ve başka eksikleriyle ilgili bulunan başkomutan, elbette bütün bunların gerideki kaynaklarıyla da ilgilidir. Kara Vâsıf Bey, bu ileri sürdüğü düşünceyi hangi kitapta, hangi alanda, hangi yerde görmüş?

Gerçi hem cepheyle hem de geride birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bu adam hem cepheye komuta edecek, savaş yönetecek, hem de bu işlerle birlikte geri bölgelerde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak! Bunu bir adam nasıl yapabilir? Hiç kuşku yok, yapar. Ama, 'yapar' dediğim zaman bu: 'Başkomutan, şimdi cepheye komuta eder; sonra oradan kalkar filan yere gider, yiyecek işini yoluna koyar; filan yere de gider, ikmal işlerini yapar.' demek değildir. Üzerine büyük işler yüklenmemiş adamların bu konudaki duraksamaları hoş görmelidir.

Bakınız, size bir örnek vereyim: Ben çok toy komutanlar gördüm. Örneğin, bir alay komutanı yeni tümen komutanı olmuş, ya da bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş; biraz da bilgisi, görgüsü kıt. Daha bilgi, görgü edinmeye zaman bulamadan güç durumlar karşısında kalmış. Yaşadığı süre içinde bir tümene alışmış iken, düşman karşısında iki ya da üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca elbette duraksayacak ve güçlük çekecektir. Bir tümene komuta ettiği zaman, tümenin bütün birliklerini, olabildiği kadar, gözü altında birleştirip yönetebilen toy bir komutan, gözden uzak dayangalarda bulunan iki üç tümenin savaşını yönetmek zorunda kalınca kendi kendine: 'Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu bunun mu? Orada mı, burada mı?' diye sorar...

Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini yöneteceksin. O zaman: 'Ben hiçbirini gereği gibi göremem!' der. Elbet göremezsin, elbet gözlerinle göremezsin! Aklınla ve anlayışınla görmen gerekir.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:57

Ordunun Kıpırdanamayacağını İleri Süren Bir Aymazı Alkışlayanlar
Vâsıf Bey bir konuşmasında demiş ki: 'Biz Sakarya Savaşından sonra, işte şimdiye dek kıpırdayamadık, kıpırdayamıyoruz.' Bu söz kimilerinin, 'yaşa!' sesleriyle ve alkışlarıyla karşılanmış.

Baylar, bundan çok üzüntü ve acı duydum; çok utanç duydum. Ordunun kıpırdamadığını ve kıpırdayamayacağını savlayan bir aymazın sözlerini alkışlamak gerçekten çok tuhaftır. Rica ederim, bunu burada gömelim, kimse işitmesin!

İşte baylar, başkomutanlığın gereksizliğini tanıtlamak için söylenen sözlerin belli başlıları bunlardır. Benim de bu sözlere verebileceğim yanıtlar işitildi. Bundan sonra düşünüp karar verme Meclise düşer. Yalnız, bir gerçeği göz önüne sermek zorundayım. Yüce Meclisin, başkomutanlığın gerekliliğine inandığından kuşku edilmezse de, karşıcılların hiçbir temele dayanmayan gösterileri Meclis kararının istenilmeyen bir biçimde çıkmasına yol açtı.

Bunun sonucu ne oldu baylar, biliyor musunuz? Başkomutanlık ne olacağı belirsiz bir durumda askıda bulunuyor. Bu dakikada ordu komutansızdır. Eğer ben, ordunun komutasını bırakamıyorsam, yasaya aykırı olarak komuta ediyorum. Mecliste beliren oylara göre hemen komutadan el çekmek isterdim. Başkomutanlığımın sona erdiğini hükümete bildirirdim de. Ama önlenemeyecek bir kötülüğe yol açmamak zorunluğu karşısında kaldım. Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakamam ve bırakamayacağım."

Sayın baylar, bu gizli oturumda, karşıcılların hükümeti ve orduyu yıkmak için öteden beri kurcaladıkları daha birtakım işler üzerinde, hemen hemen kavgayı andıran tartışmalar oldu. En sonu, gereği gibi aydınlanan Yüce Meclisin oyu şu yolda belirdi; 11 ret ve 15 çekimsere karşı 177 oyla Başkomutanlık Yasasının süresi uzatıldı.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:58

Ordumuzun Maddi ve Manevi Gücü, Ulusal Amacı Tam Bir Güvenle Gerçekleştirecek Bir Kerteye Ulaşmıştı

Baylar, üç ay sonra, yani 20 Temmuz 1922 günü, Başkomutanlık Yasası, yöntem bakımından yine görüşme konusu oldu. Bu kez Mecliste yaptığım genel konuşmadan bir kısmını olduğu gibi bilginize sunmama izin vermenizi rica ederim. Demiştim ki: "Artık Ordumuzun manevi ve maddi gücü, olağanüstü hiçbir önleme başvurmayı gerektirmeksizin, ulusal amacı tam bir güvenle gerçekleştirecek kerteye ulaşmıştır. Bundan dolayı, olağanüstü yetkilerin sürdürülmesine gereklik kalmadığı kanısındayım.

Bugün ortadan kalktığını görmekle kıvandığımız bu gereksinmelerin, bundan sonra da yeniden ortaya çıktığını görmemekle mutlu olacağız. Başkomutanlık görevi, olsa olsa Misakı Millimizin özüne uygun kesin sonuca ulaşacağımız güne değin sürer. Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza kuşku yoktur.

O gün, değerli İzmir'imiz, güzel Bursa'mız, İstanbul'umuz, Trakya'mız anayurda katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince, bütün ulusla birlikte, en büyük mutluluklara ermekle onur kazanacağız. Benim başkaca, ikinci bir mutluluğum olacaktır ki o da, kutsal savaşımıza başladığımız gün bulunduğum duruma yeniden dönebilmem olanağıdır.

Dünyada, ulusun bağrında özgür bir birey olmak gibi mutluluk var mıdır? Gerçekleri bilen, yüreğinde ve vicdanında manevi kutsal tatlardanbaşka tat bulunmayan kişiler için, ne denli yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri yoktur."

Baylar, bu görüşmelerin sonunda Başkomutanlığın bana süresiz olarak verilmesi karara bağlandı.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:59

Muhalif Grubun Meclisteki Çalışmaları

Saygıdeğer baylar, karşıcıl grubun Meclisteki çalışmaları bizi biraz daha kendileriyle uğraştıracaktır. İkinci grup adını takınan karşıcıllar, olumsuz direnmelerini uzun süre denediler. Bakanlar Kurulu üyelerinin nasıl seçileceğini gösteren 8 Temmuz 1922 günlü yasa ile bakanların ve Bakanlar Kurulu Başkanının doğrudan doğruya Meclisçe gizli oyla seçilmeleri sağlandı.

Böylelikle, Bakanlar Kurulu Başkanlığından eylemli olarak uzaklaştırılmış olduğum gibi, bakanların da benim göstereceğim adaylar arasından seçilmesi, ile ilgili hüküm kaldırılmış oldu.


Cevapla
  • Bilgi
  • Kimler çevrimiçi

    Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir