4- Sakarya Zaferi

Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:21

Fransa Hükümeti İle Yapılan Görüşmeler ve Ankara Anlaşması

Baylar, Sakarya utkusundan sonra, Batı ile yaptığımız olumlu ve verimli değinme ve ilişkilerimizi Ankara Anlaşması oluşturur. Bu Anlaşma, Ankara'da, 20 Ekim 1921'de imza edilmiştir. Bu konuda özet olarak bir bilgi vermek için kısa bir açıklama yapayım.

Bekir Sami Bey başkanlığındaki delegeler kurulunun gittiği Londra Konferansı'ndan sonra Yunanlıların yaptıkları saldırı, bildiğiniz gibi kırılmış ve İkinci İnönü utkusu kazanılmıştı. Bir zaman için, askeri durumda duraklama oldu.

Rusya ile Moskova Antlaşması imzalanmış ve doğudaki durumumuz açıklığa kavuşmuştu. İtilaf Devletlerinden de ulusal ilkelerimizi kabul edebileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekte idi. Özellikle Adana, Antep ve dolaylarını yabancılar elinden kurtarmak bizce önemli görülmekte idi.

Çeşitli nedenlerden ötürü, Suriye'den başka, bu söylediğim illerimizi almış olan Fransızların da bizimle anlaşmaya eğilimli oldukları anlaşılmaktaydı. Gerçi, Bekir Sami Bey'in Bay Briyan'la yaptığı ve ulusal hükümetimizce uygun görülmeyen anlaşma kabul olunmamış idiyse de, ne Fransızlar ve ne biz savaşı sürdürmeye istekli idik. Bu yüzden iki yan da birbiriyle ilişki yolları aramaya başladık.

Fransa Hükümeti, eski bakanlardan Bay Franklen-Buyon'u ilkin, özel olarak, Ankara'ya göndermişti. 9 Haziran 1921 günü Ankara'ya gelen Bay Franklen-Buyon ile iki hafta kadar görüşmeler yaptım; bu görüşmelerde Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'leFevzi Paşa Hazretleri de bulundular.

Birbirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra, 13 Haziran 1921 pazartesi günü Ankara istasyonundaki özel konutumda yaptığımız ilk toplantıda görüşmelerimize temel olacak noktayı belirtmek gereğinden söz açarak konuşmaya başladık. Ben, bizim için temel noktanın Misakı Milli'nin kapsamı olduğu ilkesini ortaya koydum.

Bay Franklen-Buyon, ilkeler üzerinde tartışmanın güçlüğünü ileri sürüp, Sevr Antlaşmasının bir olupbitti olarak ortada bulunduğunu söyledikten sonra, Londra'da Bekir Sami Bey'le Bay Briyan'ın yaptıkları anlaşmayı temel saymanın ve bu anlaşmadaki Misakı Milli'ye aykırı noktalar üzerinde tartışmanın uygun olacağını söyledi.

Bu önerisinin de haklı olduğunu pekiştirmek için Londra'ya giden delegelerimizin Misakı Milli'den söz etmediklerini, Misakı Milli'nin ve ulusal eylemin değil Avrupa'da, daha İstanbul'da bile değerlendirilmemiş olduğunu söyledi.

Ben, verdiğim yanıtlarda dedim ki: "Eski Osmanlı İmparatorluğu'ndan yeni bir Türkiye devleti doğmuştur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız ulus gibi haklarını tanıtacaktır. Sevr Antlaşması, Türk ulusu için öylesine uğursuz bir ölüm kararıdır ki onun bir dost ağzından çıkmamasını isteriz. Bu görüşmelerimiz sırasında da Sevr Antlaşması'nın adını anmak istemem.

Sevr Antlaşması'nı kafasından çıkarmayan uluslarla güven ilkesine dayanan işlemlere girişemeyiz. Bizim bakımımızdan böyle bir antlaşma yoktur. Londra'ya giden delegeler kurulumuzun başkanı bundan söz etmemiş ise, verdiğimiz yönergeler ve yetkilere göre iş görmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür. Bu yanlışlık yüzünden Avrupa ve özellikle Fransa kamuoyunda ters etkiler belirdiği görülüyor. Bekir Sami Bey'in gittiği yoldan gidersek biz de onun gibi yanlış iş yapmış oluruz.

Avrupa'nın Misakı Milli'yi bilmemesi düşünülemez. Avrupa, 'Misakı Milli' terimini öğrenmemiş olabilir; ama yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, şu kanlı çarpışmaların neden ileri geldiğini elbet düşünmektedir. Misakı Milli ve ulusal eylemi İstanbul'un bilmediği yolundaki sözler ise doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk ulusu gibi, ulusal eylemi bilmektedir ve ondan yanadır. Bilmiyor ve ona karşı görünen kişi ve uyrukları azdır ve ulusça bilinmektedir."

Franklen-Buyon, Bekir Sami Bey'in yönerge ve yetki dışında iş görmüş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki: "Bundan söz edebilir miyim?" Söylediklerimi istediği yerlere bildirebileceğini ve anlatabileceğini söyledim. Bay Franklen-Buyon, Bekir Sami Bey'le yapılan anlaşmadan ayrılmamak için özürler ileri sürerken, Bekir Sami Bey'in bir Misakı Milli olduğundan ve onun sınırı dışına çıkamayacağından söz etmediğini, eğer söz etse idi o zaman ona göre görüşülüp gereğince iş yapılabileceğini; ama şimdi işin güç olduğunu yineledi ve: "Kamuoyu, bu Türkler, delegeleri aracılığıyla bundan niçin söz etmemişler de şimdi yeni yeni sorunlar çıkarıyorlar? diyeceklerdir." dedi.

Uzun görüşme ve tartışmalar sonunda Bay Franklen-Buyon, ilkin Misakı Milli'yi okuyup anladıktan sonra görüşmek üzere, görüşmelerin geriye bırakılmasını önerdi. Ondan sonra, Misakı Milli'nin maddeleri baştan sona değin birer birer okunarak görüşüldü ve tartışıldı. Üzerinde en çok durulan madde, yabancılara verilmiş kapitülasyonların kaldırılması, tam bağımsızlığımızın tanınması ile ilgili madde oldu.

Bay Franklen-Buyon, bu sorunların incelemeye ve düşünülmeye değer olduğunu söyledi. Ben buna yanıt verdim. Söylediklerimin özeti şuydu: "Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapılabileceği üzerinde hiç kuşkusuz, çok düşündük. Ama sonunda edindiğimiz kanı ve inanç, bunda başarı sağlayabileceğimiz yolundadır. Biz, işe böyle başlamış kişileriz. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlış işler yüzünden ulusumuz, sözde varsayılan bağımsızlığında (gerçekte) bağımlı bulunuyordu. Şimdiye değin Türkiye'yi uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirse hep bu yanlışlıktan ve hep bu yanlışlığa uymaktan doğuyor. Bu yanlışlığı sürdürmek, kesinlikle ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden ayrılması ve uzaklaşması sonucunu doğurabilir. Biz, özsaygı ve onuruyla yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanlışlığı sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Bilgin, bilgisiz, bütün ulus bireyleri, hepsi belki işin içindeki güçlükleri iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir nokta çevresinde toplanmış, ama sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürdürülmesidir.

Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür... gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir.

Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz. Görünüş ve yöntem gereği barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz; ama tam bağımsızlığımızı sağlamayacak olan bu gibi barışlar ve anlaşmalarla ulusumuz, hiçbir zaman yaşamına ve esenliğe erişemeyecektir. Belki, maddi savaşımını bırakarak yıkıma sürüklenmeye yol açmış olacaktır. Eğer ulusumuz bunu kabul etseydi, bunu kabul edecek nitelikte bulunsa idi, iki yıldan beri savaşmak hiç de gerekli değildi. Daha Ateşkes Anlaşmasının ertesinde durulgun bir duruma geçilebilirdi."


Bay Franklen-Buyon, bu sözlerin karşısında, ciddi ve içtenlikle birtakım şeyler söyledi. En sonu, bunun zaman sorunu olduğu kanısında bulunduğunu açıkladı.

Baylar, Bay Franklen-Buyon ile önemli ve ikinci derecedeki sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla birbirimizi anlayabildiğimizi sanırım. Ama, Fransa Hükümetiyle Türk Ulusal Hükümeti arasında kesin anlaşma noktalarının saptanabilmesi için biraz daha zamanın geçmesi zorunlu oldu. Ne bekleniyordu? Belki Türk ulusal varlığının Birinci ve İkinci İnönü'den sonra daha büyüyecek bir başarı ile pekiştirilmesi! Gerçekten, Bay Franklen-Buyon'un kesin karar alarak imzalayacağı Ankara Anlaşması, daha önce söylediğim gibi, büyük ve kanlı Sakarya Savaşından 37 gün sonra, 20 Ekim 1921'de oluşmuş bir belgedir.

Bu anlaşma ile siyasa, iktisat, askerlik (alanlarında) ve öbür alanlarda, tek bir konuda bağımsızlığımızdan hiçbir şey yitirmeksizin yurdumuzun değerli parçalarını işgalden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile ulusal isteklerimizi, ilk kez olarak, Batı devletlerinden biri, söylemiş ve onaylamış oldu.

Bay Franklen-Buyon, bundan sonra da, bir kaç kez Türkiye'ye gelmiş, Ankara'da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını belirtme yollarını aramıştır.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:23

Pontus Sorunu

Saygıdeğer baylar, konuşmamın başlangıcında bir Pontus sorununa değinmiştim. Bu sorun, belgeleriyle, herkesçe öğrenilmiştir. Ancak bizi de çok uğraştırdığından burada ilgisi bulunan bazı noktalarına değineceğim.

1840 yılından beri, yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Rize'den İstanbul Boğazı'na değin Anadolu'nun Karadeniz bölgesinde eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı. Amerika'daki Rum göçmenlerinden Rahip Klematyos (Klematios) adında biri ilk Pontus toplantı ocağını İnebolu'da, şimdi halkın "Manastır"dediği bir tepede kurmuştu. Bu örgüt üyeleri, zaman zaman, ayrı ayrı haydut çeteleri kurarak çalışıyorlardı. Genel Savaş sırasında dışardan gönderilip dağıtılan silah, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silah deposu durumuna gelmişti.

Ateşkes Anlaşmasından sonra bütün Rumlar, Yunanlılık ulusal amacı ile her yerde şımardığı gibi, Etniki Eterya Derneği propagandacıları ile Merzifon Amerikan kurumlarınca eğitilip yetiştirilen ve yabancı hükümetlerin silahlarıyla maddi olarak kuvvetlendirilen ve yüreklendirilen bu bölgedeki Rum topluluğu da, bağımsız bir Pontus Hükümeti kurmak isteğine kapıldı. Bu amaçla genel bir ayaklanma hazırladılar.

Dağlara çekildiler ve Amasya, Samsun ve dolayları Rum metropolidi Yermanos'un yönetiminde, düzenli bir program ile çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun'daki Rum komitecilerinin Başkanı Reji Fabrikası Müdürü Tokomanidis, Orta Anadolu ile haberleşmeyi sağlamaya çalışıyordu. Kimi yabancı hükümetler, Pontus'un kurulmasına yardım edeceklerine söz verdiler ve Samsun ve dolaylarındaki Rumların nüfusunu artırmak için de Rusya'daki Rum ve Ermenileri Batum'da topladılar.

Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum'da depo edilen silahlarla donatarak, kıyılarımıza çıkarmaya başladılar. Çetecilik etmek üzere, kıyılarımıza çıkarılabilecek birkaç bin Rumu Sohum'da Haralambos adında bir adamın başında topladılar. Batum'da toplananların da Haralambos'un yanındakilere katılmaları sağlanıyordu. Bunları, ülkemiz içinde, Samsun'da kimi yabancı temsilciler koruyor ve silahlandırıyorlardı. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler "göçmenleri besleme" adı altında yabancı hükümetlerce yedirilip giydiriliyordu. Yabancı Kızılhaç kurulları arasında gelen subayların da örgüt kurmak, (çetecileri) askerlik yönünden eğitmek ve gelecekteki Pontus hükümetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu.

4 Mart 1919 günü İstanbul'da Pontus adıyla yayımlanmaya başlayan bir gazetenin başyazısında; "Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak amacıyla yayımlandığı"
açıklanmıştı.

Yunanistan'ın kurtuluş gününe rastlayan 7 Nisan 1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun'da gösteriler yapıldı. Yermanos'un saygısızca davranışları, Rumların düşüncelerini ve isteklerini açıklık kertesine vardırdı. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, durmadan kiliselerde toplanıyor, örgütlerini ve donatımlarını kuvvetlendiriyorlardı.

23 Ekim 1919 günü, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul'un merkez olması işinin daha sonraki bir zamana bırakılarak bunun yerine Pontus Hükümetinin kurulmasının uygun olacağı kanısında bulunduğunu belirtmiş ve buna göre İstanbul Patrikliğine yönerge vermişti. Bir yandan da İstanbul'da Yunan gizli kolluğu kurmakla görevlendirilen Albay Aleksandros Zimbragaki, Pontus jandarmasını düzene sokmak üzere "Eyfel" Yunan torpidosu ile bir subaylar kurulunu göndermişti.

Türkiye'de bu işler olurken Batum'da da 18 Aralık 1919'da "Pontus Rum Hükümeti" adıyla bir hükümet kurulmuş ve örgütleşmeye başlamıştı.19 Temmuz 1920'de de Batum'da, Karadeniz, Kafkas, Güney Rusya Rumları Pontus sorunu üzerine bir kurultay topladılar. Bu kurultayın andırısı üyelerden birinin aracılığıyla İstanbul'daki Rum Patrikliğine gönderildi. Pontusçular,1920 yılı sonlarına doğru çalışmalarını büsbütün artırarak iyice açığa vurdular. Bizi, sıkı önlemler almak zorunda bıraktılar.

Dağlarda kurulan Pontus örgütleri şöyleydi:

a)
Birtakım elebaşılar yönetiminde silahlı ve savaşçı kuvvetler;

b) Bunların beslenmesini sağlayan üretimci Pontus halkı;

c) Yönetim ve kolluk kurulları ile kentlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.

Çetelerin çalışma bölgeleri ayrılmıştı. Pontus haydutlarının kuvveti, başlangıçta 6.000-7.000 silahlı idi. Daha sonra her yerden katılanlarla 25.000'i buldu. Bu kuvvet, ufak birliklere ayrılarak çeşitli yerlerde barınıyorlardı. Pontus çetecilerinin işi Müslüman köylerini yakmak, Müslüman halka karşı usa, imgeye sığmaz ağır suçlar, cinayetler işlemek gibi kan dökücü bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.

Biz, Anadolu'ya çıkar çıkmaz, Türk halkının dikkatini çektik, onları uyardık. Akla gelen tehlikelere karşı önlemler almaya başladık.

Merkezi Sivas'ta bulunan Üçüncü Kolordu, yalnız çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri izleyip tepelemekle uğraştı. Trabzon bölgesinde dolaşan "Köroğlu" adındaki Rum çetesiyle "Eftalidi" çetesini ve öbür çeteleri, merkezi Erzurum'da bulunan On Beşinci Kolordu izleyip tepeliyordu. Bir yandan da Pontus haydutlarının dönüp dolaştıkları yerlerde, halk silahlandırılarak ulusal örgütler kuruldu.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:24

Anadolu Ortasında Yeniden Çıkan Birtakım İç Ayaklanmalar

Baylar, Sivas'ın kuzeyinde ve Yozgat'ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç ayaklanma olaylarından başka, 1920 yılı sonlarında yeniden Anadolu ortasında, Zile yöresinde, Küçük Ağa, Deli Hacı, Aynacı Oğulları; Erbaa yöresinde, Kara Nazım, Çopur Yusuf ve başka yerlerde Deli Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım serseriler ile Yozgat, Çayözü Çerkezlerinden meydana gelmiş çeteler; 1921 yılı başlarında da, Koçkiri Aşireti başkanlarından Haydar Bey, İstanbul'da Seyit Abdülkadir'den aldığı yönerge üzerine Alişan ve hısımlarından Naki, Alişer ve başkalarıyla birlikte ayaklanmaya başlamışlardı. Birçok kuvvetlerimiz, bir yandan Pontusçuları, bir yandan da bu ayaklananları izleyip tepelemekle uğraşıyorlardı.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:25

Merkez Ordunun Kurulması ve Nurettin Paşa'nın Komutanlığa Atanması

Baylar, hatırlarsınız ki Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk saldırıcı görünüşü karşısında birtakım boş ve akla yatmaz düşünceler ileri sürdüğü için kendisine görev verilmemiş olduğundan, bizimle işbirliği yapamayacağını bir mektupla bildirip izin alarak Taşköprü'ye gitmişti. Bundan beş ay sonra, Nurettin Paşa'yı tutan kimi kişiler, gerek Fevzi Paşa Hazretlerine, gerek bana, Nurettin Paşa'ya bir görev verilirse kendisinin bunu titizlik ve içtenlikle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler.

Biz de, Anadolu ortasındaki güvenliği sağlamakla görevli kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmenin yararlı olacağını düşündüğümüzden, 9 Aralık 1920'de Sivas'taki Üçüncü Kolorduyu kaldırıp onun görevini yeni kurduğumuz Merkez Ordusuna verdik. Bu orduya da Nurettin Paşa'yı komutan yaptık.

Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama, "yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyor" diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığına soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine, Meclisin isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis, Nurettin Paşa'nın yargılanmasına da karar verdi.

Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa'ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Mecliste, Nurettin Paşa'yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.

Nurettin Paşa'yı aşağı yukarı bundan sekiz ay sonra Birinci Ordu Komutanlığında göreceğiz.

Saygıdeğer baylar, Sakarya Savaşından sonra, Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara'da çalışıyordu. Ben, aynı zamanda öteki görevlerimle de uğraşıyordum. Üç dört ay geçmemişti ki Mecliste, Sakarya utkusunu unutanlar, karşıcıllıkta ileri gitmek isteyenler, kendilerini göstermeye başladılar. Sakarya Savaşından önce başlayıp birer ikişer (Ankara'ya) gelmiş olan Malta tutuklularından kimilerinin bu karşıcıl akımlarda kışkırtıcılık yaptıkları anlaşılmıştı. Bu noktayı, izin verirseniz biraz açıklayayım.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:27

Malta'dan Yeni Dönen Bayındırlık Bakanı Rauf Bey İle Kara Vasıf Bey, Askerlik Bakımından Güdülen Siyasayı Öğrenmek İstiyorlar

Rauf Bey 15 Kasım 1921'de Ankara'ya gelmişti.

Rauf Bey'i 17 Kasım 1921'de açılan Bayındırlık Bakanlığına seçtirdik.

Rauf Bey'den sonra, Ankara'ya gelen Kara Vâsıf Bey'i de Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu Yönetim Kurulu üyeliğine seçtirdim. Bu iki kişinin birinden hükümette, ötekisinden de grupta yararlanmanın yerinde olacağını düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey'in Bakanlar Kurulunda bir işin açıklanmasını istediği bildirildi. O gün Kara Vâsıf Bey'in de Grup Yönetim Kurulunda yine o işin açıklanmasını istediği bildirildi. Bu iki kişinin, önceden aralarında kararlaştırdıkları anlaşılan şuydu:

"Askerlik bakımından güdülen siyasa nedir?"
Bu sorudan çıkarılabilecek anlam ne olabilirdi?
Neyi anlamak istiyorlardı?
Siyasa ve askerlik bakımından bizim tutumumuz belli olmuştu. Tam bağımsızlığımız sağlanıncaya değin düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin inançla savaşı sürdürmek... İşte, ortaya atılan soru ile demek istiyorlardı ki: "Ne olursa olsun savaşı sürdürmekle sonuç alınabilir mi?
Alınmayacağı da düşünülerek daha şimdiden başka önlem ve yollar -anlatmak istedikleri yollar, siyasa yollarıdır- bulup, içinde bulunduğumuz tehlikeli duruma son vermek uygun olmaz mı?"


Elbet ne Bakanlar Kurulunda, ne de Grup Yönetim Kurulunda böyle bir sorunun görüşme ve tartışma konusu olmasına izin vermedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vâsıf Bey de Grup Yönetim Kurulundan çekildiler. Rauf Bey'in bakanlıktan çekilmesi ile ilgili yazı 13 Ocak 1922 günü Mecliste okunurken yine 13 Ocak günlü bir çekilme yazısı daha okunmuştu. Bu çekilme yazısı, Milli Savunma Bakanı Refet Paşa'nındı.

Baylar, Refet Paşa'nın çekilme nedeni üzerine de birkaç sözcükle bilgi vereyim: 4 Ocak 1922 günü, Meclisin gizli bir oturumunda şöyle bir konu tartışılmıştı. Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara'da imiş, cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu anlaşılmış ki, benim hem Başkomutan, hem de Meclis Başkanı olmamda güçlük varmış. Ordu işleri iyi gitmiyormuş.

Meclis bir savaş komisyonu kurarak ordu durumunu incelemeli imiş. Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulunun da başkanı olduğundan, Genelkurmay işleri iyi gitmiyormuş. Fevzi Paşa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığında kalsın, Genelkurmay Başkanlığıyla Milli Savunma Bakanlığı da birleştirilsin imiş.

Milli Savunma Bakanı olan Refet Paşa'nın kendisi kürsüden bu görüşü savunuyordu. Bu görüşlere şu yolda yanıt verdim:


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:29

Benim Ankara'dan Uzaklaşmam İsteniyor

"Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde olarak Ankara'yı kendine karargâh edinmiştir. Görevini en iyi buradan yapmaktadır. Gerektiğinde ne zaman, nereye gideceğini kendisi değerlendirir. Cephede doğrudan doğruya çalışan cephe komutanı vardır.
Gereksiz olarak benim Ankara'dan uzaklaşmamı istemenin bir anlamı yoktur. Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı, Başkomutanın buyruğu altında, Başkomutanlık Karargâhını meydana getirmektedir, bunlar ayrı ayrı değildir.
Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa Hazretlerinin, Ankara'da bulundukça, Bakanlar Kurulu Başkanlığını da yapması bugün için zorunludur. Çünkü, onun yokluğunda Refet Paşa ona vekil olarak, Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevini yapmıştı, başaramamıştı. Bakanlar Kurulunda kargaşa baş gösterdi. Bakanlar toplanamaz oldu.
Fevzi Paşa Hazretlerinin (Ankara'ya) dönüşü bakanların yakınması üzerine oldu. Orduyla ilgili olarak yaptığımız işleri denetlemek için Meclisin bir komisyon kurmasında sakınca görmem. Ama bu komisyon benim başkanlığım altında kurulur."


Gerçekten bu komisyon, dediğim biçimde kuruldu. Eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa da bu komisyona üye olarak seçildi.
Başka konularda Refet Paşa ve benzerlerinin görüşleri kabul olunmamıştı.
İşte bu nedenle çekilmeye hazırlanan Refet Paşa, çekilme yazısını, Rauf Bey'in çekilme yazısını verdiği gün vermiş oluyor.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:31

İkinci Grup Kuruluyor

Baylar, sırası geldiğinde bilginize sunmuştum ki, Mecliste kurduğumuz Müdafaai Hukuk Grubu, Meclis görüşmelerinin iyi olarak yapılmasını sağlamakta ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının duraklamasını önlemekte sonuna dek yardımcı oldu.

Ama, bir yandan da, karşıcıl duygu ve düşüncede olanlar her gün biraz daha arkalandıkça Grubun çalışmasını güçlüğe uğratmaya başladılar. Karşıcıl olma düşüncesinin öz kaynağı, Müdafaai Hukuk Grubu Tüzüğünün temel maddesindeki ikinci nokta idi. Yani hükümet kuruluşunun Anayasaya göre yapılması sorunu...

Programın ilk maddesinin son bölümü, düşünce ve duyguların tam uyuşmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu yüzden, Grup içinde de görüş ayrılığı ve düzensizlik baş gösterdi. Birtakım kişiler Gruptan ayrıldı. Bu çıkanlar, dışta bulunanlarla birleşerek Grubu yıkmaya çok çalıştılar; alınan önlemler bunu önledi. Ensonu, "İkinci Grup" adıyla bir grup kuruldu.

Bu grubu kuranlar, ülkedeki Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nden ayrılmadıklarını ve onun kongrelerde saptanan amaçlarına bağlı bulunduklarını ileri sürüyorlardı. İkinci Grubun görünüşte ön ayak olanları, Salâhattin ve Hüseyin Avni beyler görünüyordu. Birinci sırada ve kışkırtanların ise, Rauf ve Kara Vâsıf beyler olduğu anlaşılıyordu.

Bu grubun çalışkan ve direngen üyelerinden olan Samsun Milletvekili Emin Bey son zamanlarda bir nedenle Ankara'ya gelmişti. Bütün gerçeği anlamıştı; kışkırtıcı ve karıştırıcı olanları lanetliyordu.

Emin Bey bana şunu anlattı: Rauf Bey İkinci Grubu aşırı davranışlara sürüklüyor ve kışkırtıyormuş. Emin Bey, Rauf Bey'e demiş ki "Bizi sürüklediğiniz bu iş darağacına dek gider. O zaman bizimle birlikte bulunacak mısınız?" Rauf Bey şu yanıtı vermiş:"Birlikte bulunmazsam alçağım!"

Baylar, biliyorsunuz, o zamanki yasaya göre bakan seçimi için ben, Meclise aday gösterirdim. Milletvekilleri, gösterdiğim adaya olumlu ya da olumsuz oy verirler, ya da çekimser kalırlardı. İkinci Grup, benim adaylarımı dikkate almayıp kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara,yasaya aykırı olarak, oy verme yoluyla hükümetin kurulmasını engellemeye başladılar.

Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki: "Sakarya Savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!" Bu akım karşısında dayandık. Amacımız, hazırlığımızı iyice tamamlayarak genel ve sonuçlu bir saldırı yapmak olduğu için sınırlı saldırıya geçme görüşünü tutamazdık; bunda bir yarar yoktu.

Karşıcılların kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplanıyordu. Bunun üzerine, ordunun saldırıya geçirilmesiyle ilgili akımı durdurdular. Saldırış biçimini değiştirerek başka bir kuram ortaya attılar. Bu kez dediler ki: "Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iş bitmez. İtilâf Devletlerini, özellikle İngilizleri eylemli olarak yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla amacımıza erişmek görüşü izliyorsak yapılacak iş budur..."

Baylar, sırası geldiğinde bilginize sunmuştum ki, Mecliste kurduğumuz Müdafaai Hukuk Grubu, Meclis görüşmelerinin iyi olarak yapılmasını sağlamakta ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının duraklamasını önlemekte sonuna dek yardımcı oldu. Ama, bir yandan da, karşıcıl duygu ve düşüncede olanlar her gün biraz daha arkalandıkça Grubun çalışmasını güçlüğe uğratmaya başladılar. Karşıcıl olma düşüncesinin öz kaynağı, Müdafaai Hukuk Grubu Tüzüğünün temel maddesindeki ikinci nokta idi. Yani hükümet kuruluşunun Anayasaya göre yapılması sorunu...

Programın ilk maddesinin son bölümü, düşünce ve duyguların tam uyuşmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu yüzden, Grup içinde de görüş ayrılığı ve düzensizlik baş gösterdi. Birtakım kişiler Gruptan ayrıldı. Bu çıkanlar, dışta bulunanlarla birleşerek Grubu yıkmaya çok çalıştılar; alınan önlemler bunu önledi.

Ensonu, "İkinci Grup" adıyla bir grup kuruldu. Bu grubu kuranlar, ülkedeki Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nden ayrılmadıklarını ve onun kongrelerde saptanan amaçlarına bağlı bulunduklarını ileri sürüyorlardı. İkinci Grubun görünüşte ön ayak olanları, Salâhattin ve Hüseyin Avni beyler görünüyordu. Birinci sırada ve kışkırtanların ise, Rauf ve Kara Vâsıf beyler olduğu anlaşılıyordu.

Bu grubun çalışkan ve direngen üyelerinden olan Samsun Milletvekili Emin Bey son zamanlarda bir nedenle Ankara'ya gelmişti. Bütün gerçeği anlamıştı; kışkırtıcı ve karıştırıcı olanları lanetliyordu. Emin Bey bana şunu anlattı: Rauf Bey İkinci Grubu aşırı davranışlara sürüklüyor ve kışkırtıyormuş. Emin Bey, Rauf Bey'e demiş ki "Bizi sürüklediğiniz bu iş darağacına dek gider. O zaman bizimle birlikte bulunacak mısınız?" Rauf Bey şu yanıtı vermiş:"Birlikte bulunmazsam alçağım!"

Baylar, biliyorsunuz, o zamanki yasaya göre bakan seçimi için ben, Meclise aday gösterirdim. Milletvekilleri, gösterdiğim adaya olumlu ya da olumsuz oy verirler, ya da çekimser kalırlardı. İkinci Grup, benim adaylarımı dikkate almayıp kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara,yasaya aykırı olarak, oy verme yoluyla hükümetin kurulmasını engellemeye başladılar.

Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki: "Sakarya Savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!" Bu akım karşısında dayandık. Amacımız, hazırlığımızı iyice tamamlayarak genel ve sonuçlu bir saldırı yapmak olduğu için sınırlı saldırıya geçme görüşünü tutamazdık; bunda bir yarar yoktu.

Karşıcılların kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplanıyordu. Bunun üzerine, ordunun saldırıya geçirilmesiyle ilgili akımı durdurdular. Saldırış biçimini değiştirerek başka bir kuram ortaya attılar. Bu kez dediler ki: "Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iş bitmez. İtilâf Devletlerini, özellikle İngilizleri eylemli olarak yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla amacımıza erişmek görüşü izliyorsak yapılacak iş budur..."


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:32

Ordu Birliklerine Değin Sokulan Kışkırtıcı Düşünceler

Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere değer vermedik. Bunun üzerine, karşıcılların başında bulunanlar yeni bir propaganda çıkardılar: "Nereye gidiyoruz? Bizi kim, nereye sürüklüyor? Karanlıklara...Koskoca bir ulus belirsiz, karanlık ereklere serserice sürüklenir mi?"

Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasa çevrelerinden ordu birliklerine dek yaydırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçla orduya yayılmaya çalışılıyordu.

Rauf Bey, sık sık ve gizlice diyordu ki: "Hiç olmazsa gerçek durumu bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek mi?"

4 Mart 1922 günü akşamı, cepheyi denetlemek üzere Ankara'dan ayrılmaya karar vermiştim. Bu nedenle o gün Mecliste, gizli oturumda, kimi açıklamalarda ve ricalarda bulundum.

Anlattım ki, Sakarya Meydan Savaşından sonra düşman ordusunu Eskişehir -Seyitgazi- Afyonkarahisar kesimine dek kovalayan kuvvetlerimiz, bütün ordu olmayıp, yalnız süvarilerimiz ve süvari birliklerimize destek olmak üzere ileri sürülen birkaç tümenimizdi.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:34

Ordumuzun Kararı Saldırıya Geçmektir

Ordumuzun kararı saldırıya geçmektir. Ama bu saldırıyı geciktiriyoruz, Çünkü, hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekir. Yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılacak saldırı, hiç saldırı yapmamaktan çok daha kötüdür. Durmamızı, saldırı kararından vazgeçtiğimiz ya da bu gücünü kazanmaktan umut kestiğimiz yolunda anlamak ve yorumlamak yersizdir.

Daha sonra şunları söyledim: "Osmanlılar, göze aldıkları savaşın genişliği ölçüsünde hazırlıklı ve önlemli davranmadıklarından ve daha çok, duygularıyla tutkularının etkisi altında iş gördüklerinden, Viyana'ya dek gitmişken geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Ondan sonra, Budapeşte'de de duramadılar, geri çekildiler; Belgrat'ta da yenilip geri çekilmek zorunda bırakıldılar. Balkanları bıraktılar. Rumeli'den çıkarıldılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu yurdu kalıt bıraktılar. Bu son yurt parçasını kurtarırken olsun, tutkularımızdan, duygularımızdan vazgeçerek düşünceli olalım. Kurtuluş için, bağımsızlık için önünde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!

Sinir gevşetici sözlere, aşılamalara önem verilmemeli ve bel bağlanmamalıdır. Osmanlı yönetim ve siyasasının yarattığı bu türlü anlayış kötü görülmelidir. 'Orduyla, savaşla, direnmeyle bu işin içinden çıkılmaz' biçimindeki kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla bir yurt ve bir ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Tarih, böyle bir olay yazmamıştır. Bunun tersini düşünerek iş göreceklerin acılı sonuçlarla karşılacaklarına kuşku yoktur. İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden Türkiye her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddi olsaydı hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş, ahlaki ve manevi değerlerini de kapsamış görünüyor. Hiç kuşku yok ki, bu büyük ülkeyi, bu koca ulusu dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen başlıca etmen, bu olmuştur."


Baylar, bilirsiniz ki, Mecliste bu anlattığım dönemde, en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını ortaya atmış olan kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir. Onun için, düşüncelerime şunları da ekledim. Dedim ki: "Baylar, maddi ve özellikle manevi çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında ulusun da çalışamaz ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada öylesine ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: 'Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız! Biz varlığımızı, sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım.' Balkan Savaşından sonra ulusun, özellikle ordunun başında bulunanlar da, başka biçimde ama gene bu anlayışla iş görmüşlerdi.

Türkiye'yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma çukuruna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur; "Türkiye'nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak. Bütün ulusa sağlam bir içgücü vermek."




Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 16:35

Yeterince Hazırlanmış Olması Gereken Üç Araç İç ve Görünürdeki Cephelerimiz

Şimdi baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş araçlarının ne olduğunu söyleyeyim: Tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum. Onlardan birincisi, en önemlisi ve temel olanı doğrudan doğruya ulusun kendisidir; ulusun, varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır.

Ulus bu içten gelen isteğini ne denli güçlü gösterirse, bu istek ve dileğinin gerçekleşmesi için ne denli çok dayanç ve inanç gösterirse, düşmanlara karşı başarı sağlamak için o denli güçlü bir aracımız olduğuna inanırım. İkinci araç, ulusu temsil eden Meclisin, ulusal isteği belirtmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği dayanç ve yiğitliktir. Meclis, ulusal isteği ne denli çok dayanışma ve birlik içinde belirtirse düşmana karşı o denli güçlü bir üstünlük aracımız olur.

Üçüncü araç, ulusun silahlı yavrularından meydana gelip düşman karşısına çıkarılmış bulunan ordumuzdur.

Baylar, dedim, bu üç türlü araç ya da kuvvetin düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki nitelikte düşünülebilir. Kolay anlaşılmak için şöyle diyeyim: İç cephe, görünürdeki cephe. Temel olan iç cephedir. Bu cephe bütün yurdun, bütün ulusun meydana getirdiği cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir.

Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir; ama bu durum, hiçbir zaman bir ülkeyi, bir ulusu yok edemez. Önemli olan ülkeyi temelinden yıkan, ulusu tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne dek başarı da sağlamışlardır. Gerçekten, "kaleyi içinden almak" dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla içimize dek sokulabilen arabozucu mikropların, araçların bulunduğunu ileri sürmek yersiz değildir.

Meclisin anlayışı, yürütümü ve durumu düşmana umut vermedikçe iç ve dış cephelerimiz hiçbir zaman yerinden oynatılamaz. Mecliste bir, ya da birkaç üyenin karamsarlık aşılayan sözlerinden bile bize karşı yararlanma yolları aranmakta olduğuna kuşku duyulmamalıdır. Dışişleri Bakanlığının dosyaları, bununla ilgili belgelerle doludur. Kesinlikle bildiririm ki, istemeyerek de olsa, düşmanlara, umut verecek en küçük bir belirti gösterildiği sürece, ulusal amaca ulaşmamız gecikir."

Baylar, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda orduyu duygu ve düşüncelerinde umutsuzluğa düşürecek açık tartışmalardan vazgeçilmesi Meclisten rica ettim. Bu konuşmamdan sonra, karşıcılların da sözlerini dinledim. Karşıcıllardan biri, söylediklerimi ve ricalarımı, buyruk veriyormuşum gibi yorumladı. Başka biri, Meclisin duygularındaki temizlikten kuşku duyduğumu ileri sürdü. Bir başkası: "Uygulanmayacak bir şey, yapılamaz. Orduyu bozguna sürüklersin efendim." dedi.


Cevapla
  • Bilgi
  • Kimler çevrimiçi

    Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir