2- İstanbul Hükümeti'nin TBMM Hükümetiyle Anlaşmak İstemesi

Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 13:32

"Ordudan Yararlanılamıyor" Sözleri ve Batı Cephesi Komutanının Saldırı Önerisi
Batı Cephesinde, orduda, halk arasında ve dahası, Mecliste bu akım için yapılan propaganda o denli güçlü ve etkili bir duruma geldi ki: "Ordudan yararlanılamıyor, dağılsın! Hepimiz Kuvayi Milliye olalım!" sözleri her yandan kulakları doldurmaya başladı.

Batı Cephesi birlikleri arasında, Kuvayi Milliye durumunda, bir bölgeyi ve bir cepheyi elinde tutan Ethem Bey birliğinin erleri, sanki, seçkin ve ordu erlerine yeğlenir ayrıcalıklı görülmeye, imrenilecek durumda sayılmaya başlandı. Ethem Bey ve kardeşleri de herkes üzerinde bir çeşit erk ve üstünlük kurmaya başladılar...

İşte bu sıralarda idi ki, Batı Cephesi Komutanı, Genelkurmay Başkanlığına, Ethem ve Tevfik kardeşlerin etkisiyle olduğu sanılan bir öneride bulundu: "Yunan ordusunun Gediz yakınında ayrı olarak bulunan bir tümenine saldırmak!"

Batı Cephesi komutanı, düşman kuvvetlerinin uzun bir cephe üzerinde dağınık bulunduğunu ve Gediz yakınındaki kuvvetinin güçsüz ve ayrı bir durumda bırakıldığını ileri sürerken, düşman içgücünün düşkün olduğunu da kabul ediyordu.

O günlerde Yunan ordusu, üç tümen ile Bursa bölgesinde; bir tümen ile Aydın bölgesinde; bir tümen ile Uşak'ta ve bir tümen ile Gediz'de bulunuyordu.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 13:36

Gediz Saldırısı

Batı Cephesi Komutanı, iki piyade tümeni ile Ethem Bey'in Gezici Kuvvetlerini Gediz'deki Yunan tümeninin üzerine gönderebilecekti. Bundan parlak bir sonuç alacağını kuvvetle umuyordu.

Genelkurmay Başkanlığı Batı Cephesi Komutanlığının bu önerisini kabul etmedi. Çünkü, düşman ordusu bütünü ile bizim ordumuzdan kuvvetli idi. Biz, daha ordumuzu kurmuş ve düzene sokmuş değildik. Cephanemizin azlığı da ağırdan almamızı gerektiriyordu. Düşmana karşı, Gediz'de bütün cephe kuvvetlerimize başvurarak belki oldukça üstün bir kuvvet toplayıp çabucak bir başarı elde edebilirdik. Ama, kuvvetimiz ve hazırlığımız böyle bir başarıyı, genel ve sonuçlu bir başarıya çevirmeye elverişli değildi.

Böyle olunca, bütün işe yarayan kuvvetlerimizi, bölgesel ve geçici bir başarı elde etmek için kullanmış ve yıpratmış olacaktık. Buna karşı düşman bütün kuvvetleriyle karşı saldırıya geçerse bizim için her yanda yenilgi kesin olurdu. Bunun için, cephenin ve hükümetin şimdilik yalnız ordu kuruluşunu genişletip artırarak cepheyi güçlendirmek için çalışması gerekiyordu. Ülkenin ölüm kalım yeri olan Batı Cephesinde, özel ve sınırlı düşüncelere kapılmak uygun görülmüyordu.

Genelkurmay Başkanı, bu Gediz saldırısının yapılmamasında diretti. Batı Cephesi Komutanlığıyla, yazışma yolu ile anlaşamadı. Ankara'dan Eskişehir'deki Batı Cephesi Karargâhına kendisi gitti. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa ile Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa'nın bu buluşmaları sonucunda Ali Fuat Paşa, durumu yerinde bir daha inceledikten sonra karar vermek üzere, saldırıyı geri bırakmıştı. Ama, birkaç gün sonra saldırıya karar verildiği anlaşılmıştır.

Baylar, o günlerde bu saldırının yararlı olacağı üzerine her yerde ve Mecliste ateşli bir propaganda yapılıyordu:

"Düşman tümeni Gediz'de ayrı olarak bulunuyor. Biz, onu orada yok ederiz. Parlak bir durum elde ederiz. Gerçekte düşman ordusu da kaçmaya hazırdır." sözleriyle Gediz saldırısının gerekliliği nerdeyse genel bir kanı durumuna getirilmek isteniyordu.

En sonu, Batı Cephesi Komutanı Altmış Bir ve On Birinci Tümenler ve Kuvayi Seyyare (Gezici Kuvvet) ile 24 Ekim 1920'de Gediz'deki düşmana saldırdı.

Baylar, dalgalı, düzensiz ve komutasız bazı savaşlardan sonra, bildiğiniz üzere, Gediz'de yenildik.

Yunan ordusu, bu saldırıya karşılık olmak üzere, 25 Ekim 1920 günü Bursa Cephesinden saldırıya geçti. Yenişehir'i, İnegöl'ü ele geçirdi. Uşak'tan, Dumlupınar sırtları ilerisinde bulunan birliklerimize saldırdı. Birliklerimiz, Dumlupınar sırtlarına dek çekildi.

Böylece baylar, cephenin her yanında yeniden genel bir yenilgiye uğradık.

Batı Cephesi Komutanının saldırıya başladığından dört gün sonra, Bakanlar Kurulunda şu telyazısı okundu:
Çavdarhisar, 27/28.10.1920

Genelkurmay Başkanlığına


1- Birliklerin savaş kayıplarının yerini ivedilikle doldurmamız gereklidir. Gediz Savaşı, üç yüz savaşçıdan kurulu birliğin, bir taburun savaş görevini yapmaya yetmediğini gösterdiğinden, taburların er sayılarını dörder yüz savaşçıya yükseltmek zorundayız. Bilinen savaşlar dolayısıyla bütün depo birlikleri dahi cepheye sürüldüğünden, eğitilmiş, silahlı ve donatılmış bin erin ivedi olarak, özellikle Ankara'daki birliklerden, bu uygun değilse en yakın bir yerden verilmesini.

2- Yürüyüşler ve savaşlar, giydirilebilen erlerin de giysilerini, ayakkabılarını parçalamış; kar yağan dağlarda erler, dünden beri, çıplak ve yalınayak kalmıştır. Cephe Komutanlığı Vekilliği elinde hiçbir şey olmadığından özellikle kaput, ayakkabı, pamuklu, giysi, yelek, kuşak, kısacası havanın etkilerinden korunmak için ne verilmek gerekse on beş bin üzerinden tez elden gönderilmesini önemle buyruklarınıza sunarım.

3- Milli Savunma Bakanlığına, Genelkurmay Başkanlığına ve bilgi için Cephe Komutanlığı Vekilliğine yazılmıştır.

Batı Cephesi Komutanı
Ali Fuat
Baylar, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa'nın daha Gediz Savaşının yapılmakta bulunduğu bir sırada okuduğumuz bu telyazısı kapsamının, özellikle bunda sezilen anlamın ve anlayışın pek çok dikkate değer görülmesi doğaldır, sanırım. Askerin durumu, kuvvetimizin sayısı, hazırlığımızın ölçüsü, bütün ülkede her bakımdan gereksindiğimiz kaynakların gücü ve yeteneği elbette bu telin yazılışından üç gün önce Batı Cephesi Komutalığınca biliniyordu. Her şey vardı da Gediz Savaşının yapıldığı üç beş gün içinde mi yok olmuştu? Bilinen bütün gerçeklere karşın Batı Cephesi, Genelkurmayca mı saldırıya zorlanmıştı?

Söz konusu telyazısı, Bakanlar Kurulunda okunduktan sonra altına şu çıkma yazılmıştı :
Bakanlar Kurulunda okundu. İleri sürülen nedenler ve olaylar akla yatkın bulunmadı. Elbette gerekli yardım yapılacaktır. Üçüncü Alaydan, tasarlanan kuvvet gönderilecektir.

İsmet




Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 14:01

Çerkez Ethem ve Kardeşlerinin Çıkardığı Dedikodular


Baylar, her başarısızlığın sonunda, birtakım dedikoduların yayılması beklenmelidir. Gediz Savaşından sonra da, genel durum acıklı bir görünüş alınca, her yerde dedikodu ve haklı haksız eleştiriler başladı.

Kimileri, özellikle Kuvayi Seyyare'ciler, Ethem ve kardeşleri, bütün suçu Cephe Komutanına ve savaşa katılan tümenlere yükleterek, kendilerinin güç durumda bırakılmış oldukları yolunda propaganda yaptırıyorlar ve : "Ordu Komutanı, yanılgılarını kapatmak için suçu bize yüklüyor." diyorlardı.

Ordu da, Kuvayi Seyyare'nin hiçbir iş yapmadığını, yapmaya da gücü yetmediğini ve savaşta verilen buyruklara uymadığını, her zaman tehlikeden uzak bulunduğunu ileri sürüyor ve tanıtlıyordu.

Baylar, bıraktığım yerden açıklamalarıma başlamak üzere küçük bir olayı burada bilginize sunmama izin vermenizi rica edeceğim. Bilirsiniz ki, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşu sırasında konulan ilkelere göre, Bakanlar Kurulu adı verilen hükümetin üyeleri doğrudan doğruya ve ayrı ayrı Meclis'çe seçiliyordu.

Bu yöntem 4 Kasım 1920'ye değin uygulandı. Bununla ilgili yasa ancak 4 Kasım 1920'de: "Bakanlar, Büyük Millet Meclisi Başkanının Meclis üyelerinden göstereceği adaylar arasından salt çoğunluk ile seçilir." biçiminde değiştirildi.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 14:02

Mecliste Görülen Aykırı Eğilimler ve Nazım Bey'in İçişleri Bakanlığına Seçilmesi Karşısında Davranışım


İşte bilginize sunmak istediğim olay, bakanların seçilmesi ile ilgili yasanın değiştirilmesini gerektiren nedenlerden biridir.

Baylar, 4 Eylül 1920'de Tokat Milletvekili bulunan Nâzım Bey, seksen dokuz oya karşı doksan sekiz oy ile Meclis'çe İçişleri Bakanlığına seçildi. Nâzım Bey, dakika geçirmeksizin büyük bir ivedilikle bakanlık makamına gidip işe başladı. Sonra, Bakanlar Kurulunun Başkanı da bulunmam dolayısıyla, beni görmeye geldi.

Ben Nâzım Bey'i kabul etmedim. Yüksek Meclis'çe güvenilen ve seçilen bir bakanı kabul etmemekle yaptığım işlemin niteliğini ve önemini elbette biliyordum. Ama, ülkenin büyük çıkarı beni böyle yapmaya zorluyordu. Elbette, bu davranışımın nedenini açıklayıp tanıtlayacağıma ve açıklamalarımın yüksek Meclis'çe de önemli görüleceğine güveniyordum.

Baylar, Meclis üyeleri arasında, aykırı birtakım ilkelere eğilim gösterenler belirmeye başlamıştı. Bunlardan biri olmak üzere Nâzım Bey ve arkadaşları en çok dikkatimi çekmişti. Nâzım Bey'in, daha Sivas Kongresi sıralarında, kendisinden aldığım yanlış görüşlerle dolu bazı mektuplarından, ne anlayışta ve ne nitelikte olabileceğini anlamıştım. Nâzım Bey, milletvekili olarak Ankara'ya geldikten sonra her gün yeni yeni girişimler yapıyordu. Kurulmaya başlayan her siyasal grup ile ilişki kurma fırsatını kaçırmıyordu.

Nâzım Bey, doğrudan doğruya, ya da bir aracı bularak kimi yabancı çevrelerle ilişki kurabilmiş, bu çevrelerce özendirilmiş ve onlardan yardım sağlamıştı.

Bu kişinin, "Halk İştirakiyun Partisi" (Komünist Parti) diye, temelsiz yalnız çıkar sağlamak amacıyla bir parti kurma ve o partinin başında ulusal olmayan çalışmalar sevdasında bulunduğunu elbette duymuşsunuzdur.

Bu kişinin yabancı örgütlere çaşıtlık ettiğine de yüzde yüz inanıyordum. Nitekim, sonradan İstiklâl Mahkemesi birçok gerçekleri ortaya koymuştu.

İşte baylar, bu Nâzım Bey, kendisi ve arkadaşları aracılığı ile yaptığı sürekli propagandalar sonucunda ve bize karşıcıl olmaya hazırlananların, ulusun yüksek çıkarlarını unutarak, yaptıkları yardımlarla İçişleri Bakanlığına geçirilmişti. Böylece Nâzım Bey, hükümetin bütün iç yönetim örgütünün başında, ülke ve ulusa değil, ancak paralı uşağı olduğu kimselerin isteğine en büyük hizmeti yapabilecek duruma gelebilmişti.

Elbette baylar, bunu hiç uygun göremezdim. Onun için İçişleri Bakanı Nâzım Bey'i kabul etmedim ve çekilmek zorunda bıraktım. Gerekli gördüğüm zaman da, Meclis'te gizli oturumda bildiklerimi ve düşündüklerimi açıkça söyledim.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 14:03

Ulus, Vekillerini Seçerken Çok Dikkatli ve Kıskanç Olmalıdır

Saygıdeğer baylar, pek güzel bilirsiniz ki, padişahlarla, halifelerle yönetilmiş ve yönetilen ülkelerde yurt için, ulus için en büyük tehlike, padişahların ve halifelerin düşmanlarca satın alınmalarıdır. Bu, çoğu zaman kolaylıkla sağlanabilmiştir. Meclislerle yönetilen ülkelerde ise en yıkıcı durum, kimi milletvekillerinin, yabancılar adına ve çıkarına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır.

Millet meclislerine dek girmek yolunu bulabilen vatansızlara rastlanabileceğine tarihin bu konudaki örnekleriyle inanmak zorunluğu vardır. Bunun için ulus, vekillerini seçerken çok dikkatli ve kıskanç olmalıdır. Ulusun yanılgıdan korunması için tek çıkar yol, düşünce ve davranışlarıyla ulusun güvenini kazanmış siyasal bir partinin, seçimde ulusa kılavuzluk etmesidir. Genellikle ulus bireylerinin, adaylıklarını ortaya atan her kişi için yargıya varılmasına yardımcı olacak sağlam bilgisi ve gerçeğe uygun görüşü bulunacağını kabul etmek kuramsal olarak var sayılsa bile, bunun tümüyle doğru olmadığı, denemelerin denemesiyle, yadsınamayacak açık bir gerçek durumuna gelmiştir.

Baylar, sözümüzü bıraktığımız yere, yani Batı Cephesine dönüyorum. Gediz Savaşından ve onun maddesel ve manevi ve can sıkıcı sonuçlarından sonra Fuat Paşa'nın cephedeki komutanlık etkisi ve erki sarsılmış gibi görülüyordu. Kendisini komutadan çekmeyi zorunlu saymaya başladım. Tam bu sırada idi ki, Fuat Paşa Ankara'ya gelip görüşmek için 5 Kasım 1920 günlü şifre ile izin istedi.

Karşılık olarak Ankara'ya gelmesinin uygun olacağını 6 Kasımda bildirdim. Fuat Paşa için yapılan dedikodu ve Gezici Kuvvetlerin ordu düzenbağı üzerindeki kötü etkileri o denli sezilmeye başlamıştı ki, 7 Kasım günü Ali Fuat Paşa'ya, çok çabuk Ankara'ya gelmesi için buyruk vermeyi gerekli gördüm.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 14:04

Ali Fuat Paşa'nın Moskova Büyükelçiliğine Atanması ve Cephenin İkiye Ayrılması Kararı


Baylar, artık Ali Fuat Paşa'nın Batı Cephesine komuta edemeyeceği kanısına varmıştık. O günlerde Moskova'ya da bir elçilik kurulu göndermemiz gerekiyordu. Öyleyse, Fuat Paşa büyükelçi olarak Moskova'ya gidebilirdi. Batı Cephesi de çok sıkı ve dikkatli çalışma istediğinden, bu cephe komutanlığını da gerçekte genel askeri eylemlerle uğraşmakta olan Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa'ya ek görev olarak vermek en çabuk ve uygun bir önlem olacaktı.

Bir yönden de, hem iç ayaklanma ve başkaldırmalara karşı, hem de savaş için, güçlü bir süvari kuruluşuna olan gereksinme açıkça belirmişti. Yalnız bu kuruluşu meydana getirmek için de, İçişleri Bakanı bulunan Refet Bey'e (Refet Paşa) ek olarak bu görevi verip, kendisini Konya ve dolaylarına göndermeyi uygun görüyordum. Çünkü Refet Paşa, değişik zamanlarda, türlü nedenlerle Konya'ya, Denizli'ye gitmiş; Batı Cephesinin güney kesimi ile ilgilenmiş ve o kesimle ilişkisi bulunan bölgeleri tanımıştı.

Bu duruma göre sorunu şöylece çözebilirdim: Cepheyi ikiye ayırmak; önemli kesimleri kapsayan alanı "Batı Cephesi" diye adlandırarak İsmet Paşa'nın komutasına vermek; güney kesimini de, Konya dolaylarına göndereceğim Refet Paşa'ya vermek ve her iki cepheyi doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanlığı katına bağlamak.

Genelkurmay Başkanlığına da Milli Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa vekillik edebilirdi. Fuat Paşa zamanında cepheden Sivas'a dek uzanan yerlerde, "Geri Bölgesi" vardı. Fuat Paşa bu bölgeyi yönetebilmek için de bir "Cephe Komutanlığı Vekilliği" makamı kurmak zorunda kalmıştı. Bunun olağandışı olduğu ve uygulanamayacağı besbelliydi.

Bundan dolayı, düzenlemede bu geri bölgesini de, bir parçasını tamamlama alanı (menzil sahası) olarak cepheye bıraktıktan sonra, Milli Savunma Bakanlığına bağlamak gerekirdi. İsmet Paşa'nın bir süre için Genelkurmay Başkanlığından ayrılmaması, ordunun düzene sokulmasında ve hazırlanmasında çabukluk sağlamak için yararlı görüldüğü gibi; Refet Bey'in de İçişleri Bakanlığı görevini geçici olarak üzerinde bulundurması, özellikle bölgesi içinde güvenlik sağlaması ve halktan hayvan ve gereç toplayarak kurmak zorunda bulunduğu süvari birliklerini çarçabuk kurması için gerekli idi.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 14:05

İvedilikle Düzenli Ordu ve Süvari Birlikleri Kurmak ve Düzensiz Örgüt Düşünce Siyasasını Yıkmak Kararı


Baylar, 8 Kasım 1920'de Fuat Paşa Ankara'ya geldi. Karşılamak için ben de istasyonda bulunuyordum. Fuat Paşa'yı, omuzunda bir filinta olduğu halde Kuvayi Milliye kılığında gördüm. Batı Cephesi Komutanına bu kılığı benimseten düşünce ve anlayış akımının bütün Batı Cephesi üzerinde ne denli aşırı bir etki yapmış olduğunu anlamakta, artık duraksamaya yer kalmamıştı.

Onun için Fuat Paşa'ya kısa bir gerekçeden sonra, yeni alabileceği görevi söyledim. Beğenerek kabul etti. O günün gecesi, İsmet ve Refet Paşaları çağırarak yeni durumu ve görevlerini kararlaştırdık. Kendilerine verdiğim kesin yönerge: "Çarçabuk düzenli ordu ve büyük süvari gücü meydana getirmek" idi. Böylece 1920 yılı Kasımının sekizinci günü "düzensiz örgüt düşüncesini ve siyasasını yıkmak kararı" iş ve uygulama alanına konulmuş oldu.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 14:06

Görünüşte Yumuşak Sanılacak Bir Siyasayla İçerden Bizi Çökertme Girişimi


Saygıdeğer baylar, burada biraz durarak gözlerimizi İstanbul'a çevirelim. Damat Ferit Paşa Hükümetinin her türlü düşmanlarla ortak olan "silah ile sonuç almak planı", uygulamada başarılı olamamıştı. İç ayaklanmalara karşı direndik ve savaştık. Yunan saldırısı, en sonunda, bir kesimde durdu. Yunanlıların ondan sonraki saldırıları da sınırlı bölgelerde kaldı. İç ayaklanmalar ve Yunan cephesi için sağlam karşı önlemler almakta olduğumuz görülüyordu. İçten ve dıştan gelen silahlı saldırıların, özellikle Ankara'daki Ulusal Hükümeti sarsamayacağı anlaşılıyordu.

Bundan dolayı, İstanbul'un silahlı saldırı planı suya düşmüştü. Bunu değiştirmenin, yeniden uzlaşma siyasasına döner gibi görünerek, bizi içerden çökertme politikası gütmenin daha yararlı olacağına inandıkları yargısına varılabilirdi. Tastamam, 1919 Eylülünde Damat Ferit Paşa'nın birinci çekilmesinden sonra, Ali Rıza Paşa Hükümetinin gelmesinde olduğu gibi, görünüşte bize yumuşak geleceğini sandıkları bir siyasayla bizi çökertmek girişimi yenilenecekti.

Bundan sonraki savaşımlarımızda, İstanbul aracılığı ile yapılan iç ve dış girişimlerle, Yunan ordusuyla olduğu kadar, ama anlaşılması ve anlatılması daha güç koşullar içinde, güçsüzlüğe sürükleyici kışkırtmalarla ve içerdeki bozgunculukla da uğraştığımız görülecektir.

İstanbul'da Tevfik Paşa iş başına getirildi. Dahiliye Nazırı olarak Ahmet İzzet ve Bahriye Nazırı olarak Salih Paşalar hükümette bulunuyorlardı. Tevfik Paşa Hükümeti hemen bizimle ilişki kurmak istedi. Bu görevi, başlıca Ahmet İzzet Paşa üzerine aldı. Saray kurmaylar kurulunda bulunan bir subayı Ahmet İzzet Paşa, birtakım notlarla Ankara'ya gönderdi.

Bu notlarda, eskisine göre daha elverişli koşullarla, örneğin Osmanlı egemenliği altında İzmir'de Yunanlıların bir özel yönetim kurmalarını kabul etmek gibi koşullarla, bir barış yapılması umudunda bulundukları, her şeyden önce de İstanbul Hükümeti ile bir uzlaşmaya varmanın önemli olduğu bildiriliyordu.

Ahmet İzzet Paşa'nın ve İstanbul Hükümetinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükümetinin niteliklerini ve yetkilerini bilmedikleri, bu yetmiyormuş gibi İstanbul'da bir hükümet kurmak ve o yoldan ulus ve ülke alınyazısıyla ilgili sorunları çözmeyi düşündükleri görülüyordu.

Ahmet İzzet Paşa'ya ve Tevfik Paşa Hükümetine durumu bildirmek ve iyice aydınlatmak amacı ile gereken bilgi ve düşünceleri ayrıntılı olarak yazdırıp, Ankara'ya gelen özel görevliye verdik ve kendisini 8 Kasım 1920'de İnebolu'ya doğru yola çıkardık.

12 Kasım 1920 günü, Zonguldak'tan Yüzbaşı Kemal imzalı kısa bir telyazısı aldım. Bunda: "Şifreli bir teli çekmek üzere İstanbul'dan gönderildim." deniliyordu. Söz konusu şifreli tel, Dahiliye Nazırı İzzet Paşa imzalı idi. İstanbul'da 9 Ekim 1920'de yazılmıştı.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 14:12

İstanbul'da İş Başına Getirilen Tevfik Paşa Hükümeti Ankara İle İlişki Kurma Yollarını Arıyor


Bu telyazısında, İstanbul ile Zonguldak arasında Fransız telsizi ile haberleşmeye Fransız temsilcisinin izin verdiği bildirildikten sonra: "Hükümet ile bir uzlaşma ilkesi kabul olundu mu? Kabul olundu ise, nerede buluşulabilir ve oraya hangi yolla gelmek uygun olur?" diye sorulmakta idi.

İstanbul Posta ve Telgraf Genel Müdürü Orhan Şemsettin imzalı 11 Kasım 1920 günlü bir buyruk da Kastamonu Posta ve Telgraf Başmüdürlüğüne geliyordu. Bu buyruk, Ereğli Müdürlüğüne gönderilen özel bir mektubun zarfından çıkıyordu. Buyruk olduğu gibi şudur:

Madde 1- Anadolu ile İstanbul arasında tel yazışmalarının hemen başlatılması istenmektedir.

Madde 2- Bu isteğin gerçekleştirilmesi için, bir yandan Sapanca ile Geyve arasındaki büyük yol üzerinde onarılabilecek durumda bulunan tellerin çabucak düzeltilmesi, öte yandan da önemli iş ve yapım gerektiren İzmit, Kandıra, İncili ara yolunun yapım ve onarımına başlanılması uygun görülmektedir.

Madde 3- Sözü geçen onarımı yapmakla görevlendirilen İstanbul Fen Müfettişi Bekir Bey, yanında bir başçavuş ve yeteri kadar çavuşla İzmit'e gitmeye hazırdır.

Madde 4- Ellerinde yüce Dahiliye Nazırlığınca verilmiş belge bulunan bu görevliler, gereğine göre, herhangi bir yerde çalışmak isterlerse, ilgili makamlarla yazışarak gerekli yardımları sağlamanız yüce işbirliğinin bilirliğinizden beklenmektedir. 11 Kasım 1920.

Bu telyazısı üzerine gerekenlere, İstanbul ile ilişki kurmaktan kaçınılması ve telleri onaracağız diye gelen olursa tutuklanması için buyruk verildi.

Baylar, İzzet Paşa'nın aracı ile gönderdiği Şifre teline karşılık vermeyi, özel görevli ile gönderdiğimiz notların kendisince okunmuş olduğu haberinin gelmesine bırakıyordum. İzzet Paşa'nın, verdiğimiz bilgileri öğrendikten sonra da görüşünde direnip direnmediğini anlamak istiyordum. Bu anlaşıldıktan sonra İzzet Paşa'ya aracılarla şu karşılığı gönderdim :

Yüce kişiliğinizin ve Salih Paşa Hazretlerinin de katılması gerekli kurul ile en kolay ve çabuk olarak Bilecik'te buluşabiliriz. İstanbul'dan, ya Sapanca'ya kadar tren ve oradan otomobille, ya da denizden Bursa'ya ve yine oradan otomobille Bilecik'e buyrulabilir. Bu yollar üzerinde gerekenlere şimdiden bildirim yapılmıştır. Yolculuğunuzun, Aralık ayının ikisine dek Bilecik'te bulunmak üzere düzenlenmesini; İstanbul'dan ayrılacağınız günün ve geleceğiniz yolun, şimdiye değin kullanılan aracı ile Zonguldak'a bildirilmesini rica ederim. Yolculuğun elden geldiğince gösterişsiz yapılması, anımsatma olarak bilgilerinize sunulur.
25 /26 Kasım 1920
.

Baylar, 23/24 Kasım 1920'de yazılmış olan ve İstanbul'a giden özel görevlinin imzası ile İnebolu'ya gönderilen ve oradan 27 Kasımda Ankara'ya çekilen bir telde şu bilgi veriliyordu:

Bugün, 23.11.1920'de İzzet Paşa'nın yanında bulunduğum sırada Hariciye Nazırı, en son siyasal durum üzerine şöyle konuştu:

Yeni gelen İngiliz Elçisi, Ermenistan, Gürcistan ve bir süre sonra İzmir'le ilgili önemli sorunlarda Osmanlı Hükümeti yararına bir çözümün sağlanacağını söylemiş. Bu elverişli durumdan yararlanarak ülkenin geleceğini güven altına almak için çalışılmalı ve bu fırsat kaçırılmamalıdır. Eğer Ankara, zaman kazanmak isteğinde ise bile, bir ilişki kurarak aşağıdaki kararlar birlikte alınmalıdır.


Sözü geçen telde şunlar da ekleniyordu:

İzzet Paşa, kendisine gönderdiğimiz özetteki: "Şimdiye dek yapılan savaşımların bugün bağışladığı ve sağladığı elverişli durumlardan yararlanmak ödevimizdir." cümlesine dayanarak: "Eğer Anadolu, gönderilecek kurulu kabul etmezse, doğrudan doğruya benimle görüşerek amacımızı kendimiz kararlaştırmalıyız. Bunu da kabul etmezlerse, söz konusu cümledeki görüşten vazgeçildiği anlaşılacağından artık hükümette bulunmayarak çekileceğim." demiş ve istersek, İstanbul'un nasıl karşılayacağını düşünmeyerek kendisinin de Anadolu'ya geleceğini söylemiş.

Baylar, gene bu telde, İstanbul basınında, İzzet Paşa'dan alındığı bildirilen şu demecin de yayımlandığı yazılıydı:

Hükümetin Anadolu'ya bir özel görevli göndermesi, Ankaradakilerle bir ilişki kurulup kurulamayacağını anlamak içindi. Geri gelen görevli, bu ilişkinin kurulabileceğini anlattı ve yazışmalar da sağlandı. Elbette gereğini yapmaya çalışacağız.

Böyle bir demecin, Anadolu'nun görüşüne uygun olamayacağı ve yalanlanması gerektiği bildirilmiş ise de bunu İstanbul Hükümeti uygun bulmamış. Bununla birlikte İzzet Paşa, Tercümanı Hakikat gazetesine şu demeci de vermiş:

Ülkenin yüksek çıkarları şimdilik bu konuda basının susmasını gerektiriyor. Bundan dolayı, bir iki gün daha demeç veremeyeceğim.

Baylar, Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa zamanın büyük adamları gibi tanınmışlardı.
Resim
Ulus bunları akıllı, tedbirli, uzak görüşlü biliyordu.

Bunun için Damat Ferit Paşa çekilip de yerine, ileri gelenleri bu kişiler olan bir hükümet iş başına gelince, herkeste türlü türlü umutlar uyandı.

Tevfik Paşa Hükümetinin hemen Ankara ile ilişki araması üzerine, kamuoyunca kendisinin iyi niyetli olduğu yargısına varılmaması için bir neden düşünülemezdi. Herkes, Tevfik Paşa Hükümetinin iş başına gelmesini uğurlu saydı.

Bu hükümetin, ülkenin ve ulusun en üstün çıkarlarını sağlama yollarını ve araçlarını bulmadan iş başına gelmiş olmasını kabul etmek ve ettirmek gerçekten güç idi.

Özellikle, kendileri de İstanbul siyasa çevrelerinde ve basında kullandıkları dille kamunun yargısını doğrulayacak durum almış bulunuyorlardı.
 ! Mesaj kısım: Tanımlar
Tercümanı Hakikat
Ahmet Mithat Efendi tarafından 1878 yılında İstanbul'da yayın hayatına giren günlük gazete. Kurtuluş Savaşı'nı desteklemiştir.


Kullanıcı avatarı
tsb
Site Admin
Mesajlar: 452
Kayıt: 26 Eki 2018, 10:49
Konum: Türkiye
Cinsiyet:
İletişim:

29 Eki 2018, 14:14

Bilecik Buluşması Kararlaştırılıyor


Biz, gerçek durumun, kamunun sanısı ve inanışı gibi olmadığına iyice inanıyorduk. Ama, İstanbul'un, kurtuluş yolu olarak ileri sürdüğü uzlaşma ve buluşma önerilerini kamuoyunu inandırmaya yarayacak koşulları hazırlamadan, kabul etmeyi uygun bulmadık. Onun için, özellikle İzzet ve Salih paşaların bulunacağı bir kurulla Bilecik'te buluşmayı uygun gördük.

Bu kişilerle görüştükten sonra kamunun bütün sanı ve inanışının temelsiz olduğunun anlaşılacağına kuşkum yoktu. Bir de, her ne olursa olsun, kamuoyunca yukarıda belirttiğim nitelikte tanınmış olan bu kişilerin İstanbul'da hükümet kurmasının ulusal amaç için ne denli zararlı olduğu ortada idi. Bunun için, buluşmamızdan sonra da kendilerinin geri dönmelerine izin vermemek gerektiği bence doğaldı. İşte bu düşünceler üzerine İzzet Paşa Kurulu ile Bilecik'te buluşma kararlaştırıldı. Buluşma, 2 Aralıkta değil, 5 Aralıkta oldu.

Baylar, bu buluşmayı beklerken, o güne değin cephede ve Ankara'da geçen olayları kısaca bilginize sunayım:

Baylar, hatırlarsınız ki İzzet Paşa'nın özel görevlisinin İnebolu üzerinden İstanbul'a gönderildiği 8 Kasım 1920 günü, Fuat Paşa'nın Moskova Elçiliği, İsmet ve Refet paşaların da Batı Cephesinde görevlendirilmeleri kararlaştırılmıştı. İsmet Paşa ertesi gün cepheye gitti.10 Kasımda göreve başladı.

O zamanlar Ethem Bey'in yakın arkadaşı bulunan bir kişinin, Eskişehir'den 13 Kasım 1920 günlü bir şifre telini aldım. Bu telde deniliyordu ki: "Ethem Bey'in, Fuat Paşa Hazretlerinin yanında Rusya'ya gideceği söylentisi, cephedekiler ve geride bulunan halk arasında bir kötü düşünceye yorulmaktadır. Bu gibi kişilerin çevrenizden uzaklaştırılması, yüksek kişiliğinizin diktatör olacağınız sanısını uyandırmıştır..."

Baylar, gerçekten Ethem ve kardeşlerinin Türkiye'den uzaklaşmaları, Türkiye'nin ve kendilerinin yararı ve esenliği bakımından uygun idi. Bu nedenle Fuat Paşa'ya kendileri isterlerse, bunları da birlikte alıp uygun görülecek işlerde görevlendirebileceğini söylemiştim.

Ethem Bey'in arkadaşının yazdığı bu telde bildirilenlerin, yalnız arkadaşının düşüncesi ve gerçeğe uygun olduğu elbette kabul edilemezdi. Çünkü, ne cephenin ve ne de halkın, Ethem Bey'in Rusya'ya gönderilip gönderilmeyeceği sorunu ile ilgisi yoktu. Özellikle :"Diktatör olmak istiyorum; ama Ethem ve benzerleri engeldir. Onun için, bu gibileri uzaklaştırıyorum." sanısından söz edilmesi büsbütün dikkatimi çekti.


Cevapla
  • Bilgi
  • Kimler çevrimiçi

    Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir